Bilim ve Teknoloji, bilim, bilim ve teknik


Ana Sayfa | Arşiv - Diğer Sayfalar | Ağustos 2008 | Eylül 2008 | Kasım 2008 |

Teknoloji

1/11/2008 12:44

Teknoloji Bilim İlişkisinin İnsan Yaşamındaki Yeri

1/11/2008 12:43
Teknoloji, bilim ile birlikte, günümüzde çok sık duyulan sözcüklerden birisi. Kolayca anlaşılması mümkün olmayan, ama herkesin yaşamını belli bir ölçüde, doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen bir kavram. Teknoloji,    artan   bir   ivmeyle   ekonomik    gelişmenin   en    kritik girdilerinden   birisi    olmaya   devam   ediyor.    Şayet   günümüzde uluslararası bir ekonomik yarış ve egemenlik  arayışından sözetmek mümkünse,   bunun   gerisinde   teknolojik   bir   yarış   ve   egemenlik olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Ülkelerin  gelişmesinde  teknoloji  ne  kadar  önemliyse,  teknolojinin gelişmesinde  de   mühendis  o  kadar  önemlidir.  Hatta  mühendis, teknolojinin    tam   da   odağında   durmaktadır.   Çünkü   O,   bilimi teknolojiye dönüştüren unsur olmanın yanında, yarattığı teknolojiyi toplumun  ihtiyaçlarını  karşılamak  için  kullanandır  aynı  zamanda. Mühendis bilimle toplum arasında bir köprüdür.

Şayet insanlıkla yaşıt olan  teknoloji için endüstri devrimi bir  milat olarak kabul edilirse, teknoloji ile içiçe geçmiş mühendis için de aynı şeyi  söylemek  mümkündür.  Çağdaş  anlamda   mühendislik   sanayi devriminin ve büyük sanayinin ürünüdür.

Osmanlı’nın sanayi devrimini yakalamadaki başarısızlığının ardından, Türkiye    Cumhuriyeti’nin    ilk    yıllarında    sanayileşme    çabaları mühendislerin  de  katkılarıyla  yoğunlaşmış,  bu  yönde  önemli  bir mesafe  katedilmiş,  ancak  bilim  ve  teknoloji  özellikle  son  yarım yüzyılda dışa bağımlı politikaların etkisiyle bir tarafa bırakılmıştır.

Bu yarım yüzyıl aynı zamanda TMMOB’nin yaşıdır. Mühendislerin, mimarların yani teknolojiden sorumlu olanların örgütü olan TMMOB, olanca gücüyle bilimin ve teknolojinin toplum yararına kullanılması, teknolojinin istihdamı daraltıcı ve kimi zararlı etkilerinin giderilmesi yönünde büyük mücadele vermiş, bu yüzden de toplumsal yarar adına egemen politikalarla sürekli çatışmıştır.

Atatürkün Bilim ve Teknik Anlayışı

1/11/2008 12:43

Atatürk’ün Bilim ve Teknik Anlayışı

  Azgelişmiş ülkeleri niteleyen temel göstergelerden biri de eğitim eksikliği ve okuma-yazma bilenlerin toplam nüfustaki oranının düşüklüğüdür. Gelişmiş ve kalkınmış ülkelerde bu oranın yükseldiği, hatta yüzde yüze vardığı görülmektedir. Ekonomik kalkınma ile eğitim arasındaki ilişki açık ve kesindir.

  Atatürk'ün eğitime verdiği önem yanında asıl dikkati çeken özellik, eğitimin ekonomik kalkınmaya olan olumlu ve vazgeçilmez etkisini ısrarla belirtmesidir.
Altyapı ve eğitimin ekonomik kalkınmadaki temel rolleri için halkın da özlem ve isteğini katarak şöyle der: "Halk ve köylüler, beni her yerde şu iki sözle uyardılar: Yol ve okul." (1924)

  Kendi yüksek kişiliğinin uyandıracağı etkiyi düşünerek, çevresindekilere, eğitime verdiği önemi göstermek için, kişisel bir özlem biçiminde zaman zaman şunları söyler: "Eğer Cumhurbaşkanı olmasam, Milli Eğitim Bakanlığını almak isterdim." 
Okuma-yazma oranının düşük olması, Atatürk'ün gözünde ayıptır, utanç vericidir: "Düşününüz ki, bu ulusun, bu sosyal topluluğun yüzde onu, yirmisi, okuma-yazma bilir, yüzde sekseni, doksanı bilmezse, bu ayıptır. Bundan insan olarak utanmak gerekir."

  Ulusun geri kalmışlığını yaratan nedenler arasında eğitim en önemlilerinden biridir: "Şimdiye dek izlenen eğitim ve öğretim yöntemlerinin ulusumuzun gerileme tarihinde en önemli bir neden olduğu kanısındayım."

  Eğitimden beklenen nedir?. "Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, onurlu, yüksek bir topluluk biçiminde yaşatır ya da bir ulusu tutsaklık ve yoksulluğa götürür." Çünkü: "Eğitimde hızla yüksek bir düzeye çıkacak bir ulusun yaşam savaşımında maddi ve manevi bütün güçlerinin artacağı kesindir." (1928)
 
  Ulusun kalkınmasında bu denli önem taşıyan eğitimin temel nitelikleri nasıl olmalıdır?. "Eğitim işlerinde kesinlikle zafere ulaşmak gerekir. Bir ulusun gerçek kurtuluşu ancak bu yolla olur. Bu zaferin sağlanması için hepimizin tek can ve tek düşünce olarak özlü bir yazýlým üzerinde çalışması gerekir. Bence bu yazýlýmın özlü noktaları ikidir: 1-Sosyal hayatımızın gereksinmesine uygun olması; 2-Yüzyılın gereklerine uyması." (1922)

  Yaşamının sonlarına dek bu görüşünü sürdürür: "Büyük davamız, en uygar ve en gönençli ulus olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de temelli bir devrim yapmış olan büyük Türk ulusunun dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak, düşünce ve atılımı beraber yürütmek zorundayız. Bu girişimde başarı, ancak süreli bir planla ve en akılcı çalışmakla mümkün olur. Bu nedenle, okuma yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak, ülkenin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, ülke davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, kuşaktan kuşağa yaşatacak kişi ve kurumları yaratmak; işte bu önemli ilkeleri en kısa zamanda sağlamak; Eğitim Bakanlığının üzerine aldığı büyük ve ağır zorunluluklardır." (1937)

  Bu ilkelerin daima canlı tutulmasını isteyen ve bunun, üniversitelerin ve yüksek okulların başlıca görevleri olduğunu belirten Atatürk, yukarıda belirtilen ve iki ana temel noktaya dayandırdığı eğitimin yöntem ve içeriğini da açıklar: "Bir yandan bilgisizliği ortadan kaldırmaya uğraşırken bir yandan da ülke çocuğunu toplumsal ve iktisadi yaşamda eylemli biçimde etkili ve verimli kılabilmek için zorunlu olan ilk bilgileri uygulamalı bir biçimde vermek yolu, eğitimimizin temelini oluşturmalıdır. Orta öğretimde de eğitim ve öğretim yolunun çalışmalı ve uygulamalı olması kesin bir koşuldur. Kadınlarımızın da benzer öğretim derecesinden geçerek yetişmelerine önem verilecektir." (1922)

  Eğitimin uygulamalı olması ve eğitim gören kız ve erkeklerin beceri sahibi kılınması daima ön plandadır: "Erkek ve kız çocuklarımızın aynı biçimde bütün öğretim derecelerindeki eğitim ve öğretimlerinin çalışmalı olması önemlidir. Ülke evladı, her öğretim derecesinde ekonomik hayatta etken, etkili ve başarılı olacak biçimde donatılmalıdır." (1924)

  Bilindiği gibi, hızlı bir ekonomik gelişme ve kalkınmanın gerçekleşmesiyle özellikle orta öğretim yapısında mesleki ve teknik eğitimin ağır basması arasında çok sıkı bir bağıntı vardır. Yukarıdaki sözlerde, bu sıkı bağıntının ısrarla vurgulanması, gerçekten ilginçtir.

  Öğrenci, tek başına bir anlam taşımaz. Öğrencinin yetiştirilmesi için öğreticiye gereksinme vardır. Öğrenci-öğretici bir bütünün unsurlarıdır. Öğretmenliğin, "ilerlemeye ve herhalde gönenç sağlanmasına uygun bir meslek haline" konulmasını isteyen Atatürk'ün vardığı yargı önemli boyutlara ulaşmaktadır: "Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir ulus, henüz ulus adını almak yeteneğini kazanmamıştır."

  Ekonomik gelişme ve kalkınma düzeyi ülkenin sahip olduğu ve kullanabildiği bilimsel teknik gelişme ile ilgilidir. Teknik gelişmelerin kaynağı bilimsel gelişmelerdir. Bu nedenle, belirli bir düzeye ulaşan bilimsel gelişme, hangi ülkede olursa olsun, daima aynı sonucu vermekte, aynı teknik buluşu çıkartmaktadır. Teknik buluşlar, kesinlikle rastlantıya bağlı değildir. Birbirlerine yakın veya eşit bilimsel düzeye varan ülkelerin, aynı zamanda aynı buluşu gerçekleştirmeleri olayı, oldukça sık görülen bir durumdur.

  Bilimsel gelişmenin teknik gelişmeyi doğurduktan sonra ekonomik gelişme ve kalkınmanın ortaya çıkabileceği görüşü yaygındır. Ünlü iktisatçılardan Colin Clark ve Jean Fourastie, ekonomik gelişme ve kalkınmada en büyük itici gücün teknik gelişme olduğunu ve ülkelerin hangi düzeyde olduklarının buna göre belirlendiğini, “üç sektör” adı altında ortaya koymuşlardır. Çalışan nüfusun %80’e yaklaşan bölümü tarım kesiminde yer alan, diğer sanayi ve hizmet kesimlerinin %10’luk paylarını barındıran bir ülke, tipik azgelişmiş bir ülkedir. Teknik gelişmenin uygulanmasıyla çalışan nüfus, ilk olarak sanayi kesimine tranfer olmakta ve daha sonra üçüncü sektörde toplanmaktadır. Bu doğrultudaki gelişmelerle, gelecek yüzyılların ulusal ekonomilerinde, çalışan nüfusun %80’i üçüncü sektörde yer alacaktır. Günümüz ülkelerini, böylece sektörlerin barındırdıkları çalışan nüfus oranlarına göre azgelişmiş, oldukça gelişmiş ve ileri gelişmiş ekonomiler olarak sınıflayabiliriz.

  Bilim ve tekniğin önemli etkisini, ekonomik sistemlerin yapılarında da bulabiliriz. Uygulama alanında her iki sistemin ortak noktalarını belirlemek mümkünse de, teorik planda iki büyük sistemin ortak nokta olarak bağdaştırılmasına, yalnız bir istisna dışında, olanak yoktur. İleri bir teknik ve makineleşmeyi kullanmak, her iki sistemin benimsediği ve teorik planda kendini gösteren tek ortak noktadır.
Bütün bu anımsatmalar, bilim ve tekniğin ülke kalkınmasındaki belirleyici rolünü ortaya koyarken, aynı zamanda evrensel niteliğini de açıklar.

  Atatürk'te temel kural ve amaç, çağdaş olmaktır. Bunun da yolu bilim ve teknikten geçer: "Dünyada herşey için, uygarlık için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, tekniktir."
Üçbuçuk yıl süren bağımsızlık savaşından sonra, artık hep bu alanlarda çalışmayı, kafaları hep bunlara yormayı önerir: "Üçbuçuk yıl süren bu mücadeleden sonra bilim bakımından, eğitim bakımından mücadelelerimize devam edeceğiz. Fabrikacı olacağız, sanatçı olacağız. Bundan sonra anlayışımızı hep buna bütünüyle verelim." (1922)

  "Ulusumuzun siyasal, sosyal hayatında, ulusumuzun düşünce eğitiminde yol göstericimiz bilim ve teknik olacaktır. Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı varsayamayız. Ülkemizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız. Bilim ve teknik nerede ise oradan alacağız ve herkesin kafasına koyacağız. Bilim ve teknik için kayıt ve şart yoktur." (1922)

  Celal Bayar, kurduğu ilk hükümet yazýlýmında Atatürk'ün "ekonomik işlerde parolasının en ileri teknikle ve en verimli şekilde çalışma" olduğunu özenle belirtir. Bu konuda kesin kararlıdır: "Ulus, bugünkü uygar ulusların yaşam düzeyi ve araçlarını, içerik ve biçim açısından, olduğu gibi kabul etmeye kesin olarak karar vermiştir." (1925)

  Hangi uluslar uygardır?. Doğu mu?, Batı mı?

  "Doğunun uygarlık anlayışı, maddi, manevi dünya olaylarını din görüşüyle değerlendiriyordu. Bu uygarlık kavramı yaşadıkça, kalkınma ve refah sağlanamazdı."

  Uluslar ayrı olmasına karşın, uygarlık dünyası birdir. Bu dünyaya katılmak, bu uygarlık alanında yaşamak gerekir. Öyleyse: "Uygarlığa girmeyi arzulayıp Batı'ya yönelmemiş bir ulus gösterilemez."

  Bütün bu sözlerde, iki büyük özelliği saptamak olanaklıdır: Birincisi, çağdaş olmak, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktır. Devrin uygarlık dünyası batıdır. Ancak, burada bir noktanın aydınlanması gerekir. Atatürk, batıcı değildi. Amaçladığı çağdaş uygarlıktı. Batıyı uygar dünya olarak benimsemesi nedeniyle kimi kişilerin kendisini batıcı olarak yorumlası, bu önemli özelliğin gözden kaçmasının bir sonucudur.

  İkinci özellik ise, "uygar ulusların yaşam düzeyi ve araçlarını, içerik ve biçim açısından olduğu gibi kabul etmeye" kesin kararlı olduğunu söylerken, gerçekleştireceği çeşitli devrimlerin ilk belirtilerini de vermiş olmasıdır.

  Atatürk'ün çalışma yöntemi yakından incelendiğinde, uzun bir ön çalışmadan sonra sorunun olgunlaştırıldığı ve son aşamada da radikal niteliği ağır basan bir çözüm yoluna varıldığı görülmektedir.

  Atatürk'ün en belirgin niteliklerinden biri, belki de birincisi gerçekçiliğidir. Yalnız bu gerçekçiliği, sadece belirli bir durumun olanakları ve koşulları için geçerli değildir. Zaman unsurunu da devreye sokmakta, zaman dilimlerine yayılarak davranış ve tutumunu yönlendirmektedir. Bu bakımdan, Atatürk'ü, temelinde gerçekçilik yatan fakat kapsamı daha geniş olan bir "zamanlama ustası" olarak nitelemek, tam anlamıyla yerine oturmuş bir saptama sayılabilir.

  Bu konuda, yıllar sonra Ankara Üniversitesi Yazýlým Dili ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde verdiği konferansta İsmet İnönü çok net deyişlerle şöyle konuşur (1960): "Atatürk'ün ekonomik alanda devrim yolu ile hiçbir zorlamada bulunmadığını açıkça ilan etmek isterim. Bu zorlama yapmamak, rastlantı değil, özenin sonucudur. Atatürk'ün hemen gerçekleştirilecek işlerle, gelişmesi zamana bırakılacak işler arasında uyumlu bir ayırma yapabilmesinin sonucudur."

  Atatürk'ün kişiliğini oluşturan bu belirgin nitelik, gerçekçiliğidir. Bütün yaşamı boyunca, hiçbir zaman sürprize oynamamıştır. Üniversite reformunda da böyle olmuş çalışma yöntemi ve kişiliğini oluşturan temel niteliği, bütünüyle sergilenmiştir. Üniversite kanununun ani gibi gözüken bir gece de çıkması, aslında uzun ön çalışmaların sonucudur. Bir acelecilik ve yüzeysellik yoktur. Şöyle ki;

-1924 yılında Muallimler Kurultayı'nın toplanması, tüm eğitim ve öğretime verilecek ağırlıklı önemin ilk belirtisidir.

-1923 yılının Şubat ayında İzmir'de toplanan Türkiye İktisat Kongresinin aldığı kararlar içinde bulunan dışarıya öğrenci gönderilmesi, uygulanmaya konmuştur.

-Dışarıdan öğretim üyesi getirilmiş ve üniversite konusunda inceleme ve araştırmalar yaptırılmıştır.

-İstanbul Edebiyat Fakültesinin "fahri profesörlük" tercihine yazdığı teşekkür mektubunda, Atatürk, "Darülfünün Edebiyat Medresesi" adını taşımasına rağmen "fakülte" deyimini anlamlı biçimde iki defa kullanmıştır.

-Ve yine çok anlamlı olarak, o yılkı bütçeye, "Darülfünun" için şartlı ödenek konmuştur.

  Üniversite reformu, böylece geçmiş tecrübelerin, çağdaş eğilimlerin ve gerçekçilikten kaynaklanan geniş kapsamlı bilim anlayışının bir sentezi olarak yapılmış ve bir gecede uygulanmasına geçilmiştir.

Kaynak : Ülken, Y., "Atatürk'te Eğitim-Bilim ve Teknik Anlayışı", Atatürkçü Düşünce El Kitabı, Sayfa :203-208, Atatürk Kültür, Yazýlým Dili ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1995.

Kaynak : Çayci, A., "Atatürk, Bilim ve Üniversite", Sayfa :18-19, Anahtar, Milli Prodüktivite Merkezi Aylik Yayin Organi, Kasim 2001, Yil:13, Sayi:155, Ankara

Access Veri Tabanı

1/11/2008 12:42

VERİ TABANI NEDİR?

Basit bir ifadeyle veri tabanı kullanım amacına uygun olarak düzenlenmiş veriler topluluğu olarak tanımlanabilir.
Geleneksel veri tabanları en küçük bilgi parçalarına kolayca ulaşabilmeyi mümkün kılan satır ve sütunlardan oluşmuş tablolar grubudur. Her sütun içinde barındırdığı verinin türünü belirleyen bir başlığa sahipken , satırlarda ise verinin kendisi yer alır. Veri tabanı terminolojisinde , sütunlar alan ve satırlar kayıt diye adlandırılır. Bu yapının tümüne birden tablo denir.

MICROSOFT ACCESS NEDİR?

Access , İlişkisel Veri Tabanı Yönetim Sistemi ile çalışan bir veri tabanı oluşturma yazýlýmıdır. İlişkisel Veri Tabanı Yönetim Sistemi sisteminde bir veri tabanı dosyasında birden fazla tablo oluşturulabilir ve bu tablolar arasında birbirleriyle ilişki kurulabilir. Kurulan ilişkiler  sayesinde farklı tablolardaki veriler sanki aynı tablodaymış gibi kullanılabilir.
Microsoft Access bir İlişkisel Veri Tabanı Yönetim Sistemi uygulamasıdır. Bir veri tabanını oluşturmak ve kullanmak Access ile diğer veri tabanı uygulamalarına göre çok daha kolaydır. Bunun nedeni Access’in , Windows ortamının Grafiksel Kullanıcı Arabiriminin sağladığı avantajların tümünden yararlanma imkanı vermesidir. Grafiksel Kullanıcı Arabirimi , karmaşık komut dizilerini öğrenmeyi gerektirmeden , ekran üzerindeki nesneler ve simgeler yardımıyla , fare desteğinden de yararlanarak kullanıcının çalışmasına olanak verir. Örneğin , geleneksel veri tabanı uygulamalarında iki tablo arasında bağlantı kurmak için oldukça karmaşık komut dizileri yazmak gerekirken , Access’te bu iş basit bir fare hareketiyle gerçekleştirilebilir.

Microsoft Access ile kullanıcının kolaylıkla yapabileceği bazı işlemler şunlardır ;

•   Birbiriyle bağlantılı yada bağlantısız çok sayıda tablo ve/veya veri tabanı yaratılabilir.
•   Veri tabanlarını güncel tutabilmek için gereken işlemler , istenildiğinde kullanıcı tarafından tasarlanabilen formlar vasıtasıyla yapılabilir.
•   Değişik yöntemlerle istenilen verilere ulaşılabilir ve çıktılar ekran yada yazıcıya yönlendirilebilir.
•   Değişik biçim ve boyutlarda rapor ve etiket basımı gerçekleştirilebilir.
•   Veri tabanında bulunan sayısal veriler üzerinde matematiksel hesaplamalar yaptırılabilir ve sonuçlar istenildiğinde raporlanabilir veya veri tabanında saklanabilir.
•   Verilerin grafikler yardımıyla analizi yapılabilir ve raporlanabilir.
•   Kayıtlar üzerinde filtreleme ve sorgulama işlemleri yapılarak istenilen kayıtların görüntülenmesi ve işleme konulması sağlanabilir.
•   Excel , Word , Paradox , Dbase vb tabloları Access’te kullanılabilir yada Access tabloları bu uygulamalarda kullanmak üzere kaydedilebilir.

Yukarıda sıralanan tüm bu özellikler , Microsoft Access’in esnek yapısının sonucudur. Örneğin oluşturulan ve hatta bilgi girilen bir tablonun yapısı üzerinde tekrar değişiklik yapılmak oldukça kolay bir şekilde gerçekleştirilebilir. Oysa ki geleneksel veri tabanı sistemlerinde böyle bir düzenleme oldukça zahmetli ve karmaşık bir çalışma gerektirir.
Günümüzde programcılıkta popüler hale gelen görsel dillerin hepsi kullanıcının gerçekleştirdiği işlemleri Olay olarak tanımlar ve yazýlýmın akışı gerçekleşen bu olaylar bazında kontrol altına alınabilir. Kullanıcının gerçekleştirdiği her işlem-olay yazýlým tarafından kontrol edilir. Bu yazýlým tekniğine Olay Merkezli Programlama adı verilir. Access Olay Merkezli Programlamayı Visual Basic temelli Access Basic dili ile de desteklemektedir.
İlişkisel Veri tabanı Yönetim Sistemi programları diğer uygulamalardan pek çok yönden ayrılırlar. İlişkisel Veri tabanı Yönetim Sistemi programları , verilerin uygun ortamlarda , uygun formlar kullanılarak  girilmesini ve görüntülenmesini , veriler üzerine sorgulamalar yapılarak istenilen raporların alınmasını sağlarlar. Hazırlanış şekillerine göre de kullanıcılı sistemleride desteklerler. Kelime İşlem programları döküman hazırlama , Tablolama programları ise elektronik tablolama işlerini yapmamıza yardımcı olurlar. Access’i bu gibi programlardan ayıran önemli bir farkı da kaydetme  işlemleri ile ilgilidir. Access de kaydetme işlemi yalnızca tablo , form,rapor vb. veri tabanı nesnelerinin dizaynını saklamaya yönelik bir işlemdir. Tablolara kayıt eklenmesi , güncellenmesi , silinmesi gibi işlemlerde kaydetme olayı Access tarafından otomatik olarak gerçekleştirilir. Oysa ki Excel , Word vb. programlarda kullanıcı yeni bir dosya yarattığında ve/veya güncellediğinde kaydetme işlemini kendisi gerçekleştirmelidir.  

 


MS ACCESS’İN ÇALIŞTIRILMASI
MS Access Başlat-Programlar-MS Access  tıklanarak çalıştırılır. Access’i ilk çalıştırdıgımızda aşagıdaki  Access penceresi ile birlikte aşağıdaki pencere açılır.      
Bu penceredeki Boş Veritabanı seçersek yeni bir veri tabanı oluşturabiliriz. Veritabanı Sihirbazı seçersek veri tabanı sihirbazını çalıştırırız. Buradaki hazır olan veritabanlarından birini kullanabiliriz. Varolan Veritabanını Aç seçersek en son çalıştığımız dört veri tabanı dosyasını yada diğer bir veri tabanı dosyasını açabiliriz.
Yeni bir veritabanı olusturmak için Boş Veritabanı seçeneğini seçip Tamam butonunu tıklarsak aşağıdaki veritabanı dosyasına isim vermemizi isteyen pencere gelir.

 

Dosyaya isim verdikten sonra Tamam butonuna tıklarsak ise aşağıdaki Veritabanı penceresi  gelir.

TABLOLAR
Access’te veriler Tablolarda kayıtlar halinde saklanır. Veri tabanının yapısını oluşturacak tablolar düzenlenmeden önce , kullanıcının çok iyi bir tasarım yapmış olması gerekir. Aksi takdirde mantıksal yapıdaki bozukluk ilerideki safhalarda oldukça büyük problemler oluşturabilir.
Tablolar birden fazla tipte veri tutabilirler. Örneğin fakülteler hakkında bilgiler bulunduran bir tablo ; sayısal değerler içerecek olan Bölüm Kodu ve Telefon Numarası , alfanümerik içerikli veriler gireceğimiz Fakülte Adı ve Adresi , Tarih tipinde verilerden oluşabilir. Tablolar içerisinde tutulan Fakülte Adı , Kodu vs. gibi ana başlıklara Alan Adı ve içerdikleri verinin tipine de (Sayı , Metin , Tarih/Saat , ...) Veri Tipi adını veriyoruz. Uygulamalarımızda kullanacağımız tabloların hazırlanmasında bu iki bilgi verilmek zorundadır.
Microsoft Access içerisinde Tablolar iki farklı biçimde görüntülenebilir. Bunlar ;
1. Tasarım Görünümü : Tablo oluştururken ve düzenlerken kullanılan görünüm.
2. Veri Sayfası Görünümü : Veri giriş ve düzeltme işlemlerinde kullanılan görünüm.

Tasarım Görünümü

Veri Sayfası Görünümü                             
TABLO OLUŞTURMAK VE DÜZENLEMEK
Veri tabanı içerisinde bir tablo oluşturmak istendiğinde veri tabanı penceresinin Tablo düğmesine tıklanır. Veri tabanındaki mevcut tabloların listesi görüntülenir. Ardından Yeni düğmesine tıklanır. Aynı işlem Ekle menüsünün Tablo seçeneği ile de yapılabilir. Açılan dialog penceresinde Tablo oluşturabileceğimiz yöntemler bulunur.           
Veri  Sayfası  Görünümü  Yöntemi  Kullanarak Tablo  Oluşturma                                                    

Yeni Tablo penceresinden Veri Sayfası Görünümü seçilir ve Tamam düğmesine basılır. Ardından karşınıza boş bir Excel tablosuna benzer şekilde boş bir tablo açılır.
Veri tabanında açılan tabloya kayıtlar aynen Excel tablosunda olduğu gibi girilmeye başlanır.


Standart olarak karşımıza açılan Veri Sayfası Görünümünde alan adları Alan1 , Alan2 ... şeklindedir. Alan Adlarını değiştirmek için ; adı değiştirilecek Alan sütununa gelinir ve Biçim menüsünden Sütunu Yeniden Adlandır komutu seçilir.

Tablo kayıt edildikten sonra kayıtlar istenirse girilebilir. Tabloyu kapatmak için Dosya menüsünden Çıkış komutu seçilir. Tabloyu Tasarım Görünümü modunda açıp tabloda bulunan alanların özelliklerini değiştirilebilir , yeni alanlar ekleyebilir , silinebilir vs.. yapılabilir. Tabloyu Tasarım Görünümü modunda açabilmek için araç çubuğundaki Tasarım Görünümü düğmesine basılır.

Tablo üzerinde gerekli düzeltmeler yapıldıktan sonra , tablo kapatılırsa hazırlanan tablo veri tabanı penceresinde Tablo kategorisinde görülecektir.

Tablo Sihirbazları Yöntemi
1. Kullanıcıya sorular sorarak adım adım tablo oluşturulmasını sağlar.

Tablo Sihirbazları seçildiğinde karşılaşılan ilk soru penceresinde değişik amaçlara göre hazırlanmış değişik alanlar içeren tablo örnekleri bulunur. Bu örnek tablolar İş Hayatı ve Kişisel olarak iki kategoride toplanmıştır.
2. Örnek olarak Mektup Etiketi Listesi tablosu oluşturacağız. İş Hayatı kategorisi işaretliyken en soldaki bölüm Örnek Tablolar İş Hayatı kategorisinde bulunan tabloları , orta bölümde bulunan Örnek Alanlar seçilen tablo içerisinde (Mektup Etiketi Listesi) bulunabilecek alanları gösterir. En sağda bulunan bölüm ise Yeni Tablodaki Alanların listesini verir.


3. Bu bölümü kullanıcı aşağıdaki sıralanan düğmeleri kullanarak oluşturur.

> Düğmesi : Seçilen alanın Yeni Tablodaki Alanlar kutusuna taşınması için kullanılır.

>> Düğmesi : Örnek tablonun tüm alanlarını Yeni Tablodaki Alanlar kutusuna bir hamlede aktarmak için kullanılır.

< Düğmesi : Yeni Tablodaki Alanlar kutusunda , tabloda kullanılmasından vazgeçilen alanları tek tek seçerek atmak için kullanılır.

<< Düğmesi : Yeni Tablodaki Alanlar kutusunda , tabloda seçili bütün alanları atmak istendiğinde kullanılır.

 

4. İstenilen alanları ekleyip İleri düğmesi tıklandığında oluşturulan tabloya hangi adın verileceğini soran pencere görüntülenir. Tabloya ad verildikten sonra Ne Yapmak İstiyorsunuz? sorusu  altında toplanan Birincil İndeksi Access Belirlesin ve Birincil İndeksi Kendim Belirleyeceğim seçeneklerinden birini seçip İleri düğmesi bir kez daha tıklanır. Bu aşamada Birincil İndeksi belirlemesini Access’e bıraktıktan sonra , İleri düğmesi tıklanarak bir sonraki aşamaya geçilir.


Bu aşamada oluşturulan tablo ile diğer tablolar arasında bir ilişki kurulup kurulmayacağı karar verilir.

1.   Son aşamada , Tablo tasarımını değiştirmek istiyorum , Doğrudan tabloya veri girmek istiyorum , Sihirbazın benim için yaratacağı bir formu kullanarak tabloya veri girmek istiyorum seçeneklerinden de biri seçilerek Son düğmesi tıklandığında ;

 

2.   Sihirbaz yardımıyla oluşturulan tabloya veri girişi yapabileceğimiz Veri Sayfası Görünümü modunda açar. Burada veri girişi yapabiliriz.

 

 


Tablo Al Yöntemi
 Oluşturulan veri tabanı dosyasına başka bir veri tabanından veya ortamdan veri aktarıp tablo oluşturmada kullanılabilir.

Tablo Bağla Yöntemi
Oluşturulan veri tabanı dosyasına başka bir veri tabanından veya ortamdan verilerin görüntülenmesi amacıyla kullanılabilir.


Tasarım Görünümü Yöntemini Kullanarak Tablo Oluşturma
Yeni Tablo penceresinden Tasarım Görünümü seçilip Tamam Düğmesi tıklandığında aşağıdaki Tablo Tasarım penceresi boş olarak ekrana gelecektir.
 
Tablo Görünüm penceresi 4 bölümden oluşmaktadır.

a)   Alan Adı
b)   Veri Tipi
c)   Açıklama
d)   Alan Özellikleri

a) Alan Adı : Tablolarda yer alan kayıtlar genellikle birbirinden farklı türde veriler içerir. Bu verilerin birbirinden farklı alanlarda ve farklı alan adları ile saklanması gerekir.

Yeni bir tablo oluşturulduğunda ; işe alan adları ile başlanır. Alan adları ; içerecekleri veriyi açıklayıcı biçimde verilirlerse daha ilerideki çalışmalarda kullanımları daha kolay olur. Bir alan adı maksimum 64 karakter içerebilir. Alan adlarında [ ] ! ‘ . gibi özel karakterler kullanılmaz. Bunun dışında başta olmamak kaydıyla boşluk karakteri ve Türkçe karakterlerin kullanılmasının herhangi bir sakıncası yoktur. Aynı alan adına sahip iki alan olamaz.

b) Veri Tipi : Alan adı verildikten sonra o alanda tutulacak veri tipinin belirlenmesi gerekir. Veri tipleri ve açıklamaları aşağıda gösterilmiştir.

   Metin : Alfa nümerik bilgi tipleridir. Bu tip alanlara sayısal veri girildiği zaman metin olarak dikkate alınırlar ve matematiksel işlemlere tabi tutulmazlar. Alanın kabul edeceği maksimum karakter sayısı 255 değerini aşmayacak şekilde kullanıcı tarafından belirlenir. Her karakter için sabit disk ortamından 1 byte kullanılır.
   Not : Uzunluğu önceden belirlenmeyen (hatırlatma notu ,adres,açıklama gibi)
Veriler için kullanılır. Yine alfa nümerik veri girişini kabul eder. Ancak metin tipi alana göre avantajlı görünse de bu tür alanlar üzerinden tablolar arası ilişki kurulamaz ve bu alanlar indekslenemez. Bu tip alanlara en çok 64000 karakterlik veri girilebilir. Her karakter için sabit disk ortamından 1 byte kullanılır.
   Sayı : Tam ve/veya ondalıklı sayıların girişi için kullanılırlar. Bu tip alanlara veri girişi yapılan sayısal veriler üzerinden matematiksel işlemler yapılabilir.
   Tarih/Saat : Tarih ve saat olarak girilecek veri tipidir. Disk üzerinde 8 byte kullanılır.
   Para Birimi : Para birimi ile ilgili sayısal veriler için kullanılır. Bu tip alana girilen sayısal verilere matematiksel işlemler uygulanabilir ancak bu sayısal veriler tam sayı kısmı en fazla 15 basamak , ondalık kısmı da en fazla 4 basamak olabilir. Disk üzerinde 8 byte yer kaplar.
   Otomatik Sayı : Her kayıt girişi işleminde kendi kendine istenirse birer birer , istenirse rasgele sayılar üretebilen bir veri tipidir. Ancak her zaman Otomatik Sayı alan kayıt sayısını göstermez. Çünkü bir kayıt girişi iptal edildiğinde sayaç artmış olur veya bir kayıt silindiğinde sayaç değerleri otomatik olarak tekrar düzenlemez. Otomatik Sayı alana kullanıcı müdahale edemez , bu alandaki değerleri değiştiremez. Bu nedenle bu tipte alanlar kayıt sayısından büyük değerler içerebilir. Ayrıca tablo içerisinde birden fazla sayıda Otomatik Sayı alanı bulunamaz , Access buna izin vermez. Disk üzerinde 4 byte kullanılır.
   Evet/Hayır :  Sadece ikili cevap durumlarında kullanılabilecek bir veri tipidir. (kadın/erkek , ithal/yerli , kapalı/açık gibi) Disk üzerinde 1 byte kullanılır.
   OLE Nesnesi : Bu alana OLE teknolojisini destekleyen uygulamalardan herhangi bir nesne (resim , grafik vs.) yerleştirilebilir. Bu nesneler en fazla 2 Gigabyte ölçüsünde olabilir. Nesnenin büyüklüğü disk üzerinde kaplanacak alanı belirler. Bu tip alanlara indeksleme işlemi uygulanamaz.
   Arama Sihirbazı : Bu alandaki veriler başka tablodan alınabilir veya alana girilmesi gereken bilgiler daha önceden sihirbaz yardımıyla belirlenebilir.

c) Açıklama : Alan hakkında bilgi vermek için kullanılır. Bu tablodan oluşturulmuş form üzerinden veri girişi yapılırken , hangi alan üzerinde bulunuyorsa o alan için açıklama notu durum çubuğu üzerinde yazılacaktır. Doldurulması zorunlu değildir.

d) Alan Özellikleri : Alan Özellikleri kullanarak verilerin görünüşleri kontrol edilebilir yanlış veri girişleri önlenebilir , varsayılan değerler belirlenebilir , arama ve sıralama işlemlerinin hızlandıracak düzenlemeler yapılabilir.
Aşağıdaki tabloda Alan Özellikleri (Field Properties) açıklamaları  yeralmaktadır.
Alan Özellikleri   Açıklama
Alan Boyutu   Text alanın boyutunu belirler ya da Number ve Auto Number tipi veriler için izin verilen
değer aralığını belirler.
Biçim   Girilen verilerin görünümünü belirler. Veri girişinde kullanıcıya kısıtlama getirmez
Ondalık Basamaklar   Sayısal alanlarda ondalık hane sayısını belirler.
Giriş Maskesi   Buraya girilen kalıba uygun veri girilip girilmediğini denetler, girilen veriyi bu kalıba uygun
şekilde görüntüler. Veri girişinde kullanıcıyı yönlendirmek için kullanılır,
Resim Yazısı   Tablo - Veritabanı görünümü (Table - Datasheet View), Formlar ve Raporlar da verilerin başlıklarını (Label) belirler. Resim Yazısı verilmemiş alanlarda otomatik olarak Alan Adı'nı kullanılır.
Varsayılan Değer   Tabloya yeni bir kayıt eklediğinizde varsayılan değeri belirtilen alanda göruntüler
Geçerlilik Kuralı   Burada verilen şarta uygun verilerin girilmesini sağlar. Kullanıcıyı veri girişinde limitler
 çerçevesinde sınırlar.
Geçerlilik Metni   Kullanıcının Geçerlilik Kuralı sınırlamasına uymadığı durumlarda görüntülenecek hata
 mesajını belirler.
Gerekli   Alana veri girişinin zorunlu olup olmadığını belirler. Evet cevabı verilmiş ise kullanıcı veri
 girişi yapmadan geçemez.
Sıfır Uzunluk İzni   Metin-Not alanın boş geçilip geçilemeyeceğini  belirler.
Sıralı   Yes cevabı verilen alan üzerinden yapılan arama ve sıralama işlemlerim hızlandırır.
Denetimi Görüntüle   Sayı, Metin ve Evet/Hayır  veri tiplerinin form ve rapor kontrollerinde nasıl
görüntüleneceğini belirler.


Alan Özelliklerinin İncelenmesi :
A. Alan Boyutu : 
1. Metin: Veri tipi text seçilmiş alalnları alan büyüklüğü o alan içerisinde en fazla kaç karakter saklanabileceğini belirler. Verilebilecek değerler 1 ile 255 arasında olmalıdır. Öğrneğin Alan Boyutu 15 olarak belirlendiyse o alana en fazla 15 karakter uzunlugunda soyadı girilebilir.
2. Sayı : Veri tipi sayı seçilmiş alanlarda alan büyüklüğü girilecek sayının hangi aralık içerisinde ve bu sayının ondalık hane taşıyıp taşımayacağını belirler. Aşağıdaki tablo Sayı veri tipi için alaln büyüklüklerini göstermektedir.

Alan Büyüklüğü   Girilecek sayı aralıkları   Ondalık Kısım   Büyüklük
Bayt    0'dan 255'e    Yok   1 byte
Tamsayı   -32,768'den 32,767'ye   Yok   2 byte
Uzun Tamsayı   -2,147,483,648'den 2,147,483,647'ye   Yok   4 byte
Tek   -3,4x10   38   den    3,4x10   38   e   7 hane   4 byte
Çift   -1,797x10   308   den    1,797x10   308   e   15 hane   8 byte


B. Biçim : Microsoft Access verileri çok farklı şekilde görüntüleyebilir. Öğneğin Sayı tipi verileri para simgeleri ile birlikte görüntüleyebilir. Format yalnızca görünümü değiştirir yani formatlı veriler tablolar içerisinde girildikleri şekilde saklanırlar.
1. Sayı Biçimi : Binlik ayraç içeren görünüm isteniyorsa Standard yada Yüzde formatlanndan birinin seçilmesi gerekir. Genel Sayı biçimi, girilen sayı için gerekli olduğu kadar ondalık hane görüntüler. Genel Sayı biçimi  dışında bir seçimde bulunulursa görüntülenmesi istenilen ondalık hane sayısı Ondalık basamakalar  bölümüne girilebilir. Eğer Ondalık Basamaklar, Otomatik olarak verildiyse Sabit seçiminde ondalık hane görüntülenmez, diğer tüm format seçimlerinde denetim masasındaki – bölgesel ayarlar dikkate  alınır.
 2. Tarih/Saat Formatları : Tarih/Saat biçimleri denetim masasındaki – bölgesel ayarlar da verilen ayarlar doğrultusunda aşağıdaki tabloda verildiği gibidir. (Tabloda İngilizce Windows ayarlan dikkate alınmıştır.)

Verilen Format   Tarih ve Saat Verilerinin Görüntülenmesi
Genel Tarih   1/31/95 4:30:00 PM (U.S)
   31/01/95 16:30:00 (UK)
Uzun Tarih   Firiday,january 31,1995 (U.S)
   31 January 1995 (U.K)
Orta Uzunluktaki Tarih   31-Jan-95
Kısa Tarih   1/31/95 (U.S)
   31/01/95 (U.K)
Uzun Saat   4:30:00 PM
Orta Uzunluktaki Saat   16:30
Kısa Saat   16:30
3. Yes/No Formatlan : Yes/No formatlan True/False, On/Off olarak değiştirilebilir.
C. Giriş Maskesi : Giriş Maskesi veri girişi için kalıp hazırladığımız bölümdür. Microsoft Access girilen verilerin kalıba uygunluğunu denetler ve veri girişi tamamlandıktan sonra bu veriyi o kalıba uygun hale getirir. Giriş Maskesi kalıbını oluşturabilmek için Alan Özellikleri bölümünden Giriş Maskesi kutusunu tıkladıktan sonra Giriş Maskesi Sihirbazı kullanmak en kolay yoldur. Sık kullanılan kalıplar örneğin Telefon Numarası ya da tarih girişi gibi, Giriş Maskesi Sihirbazı içerisinde hazır bulunmaktadır.Vizard içerisinde bulunmayan bir diğer Giriş Maskesi oluşturmak istendiğinde aşağıda belirtilen kodlar kullanılabilir.


Mask Karakteri   Kullanım Alanı
0   Sayı (Veri girişi zorunlu)
9   Sayı (Veri girişi zorunlu değil)
#   Sayı,+ ya da - işaretleri veya boşluk karakteri (Veri girişi zorunlu değil
L   Harf (Veri girişi zorunlu)
?   Harf (Veri girişi zorunlu değil)
A   Alfanumerik (Veri girişi zorunlu)
a   Alfanumerik (Veri girişi zorunlu değil)
&   Herhangi bir karakter (Veri girişi zorunlu)
C   Herhangi bir karakter (Veri girişi zorunlu değil)
.;:;-/   Ondalık ayıraç, binlik ayraç,Tarih ve saat ayraçları(Kontrol panel ayarına göre)
<   Sağında bulunan karakterleri küçük harfe dönüştür
>   Sağında bulunan karakterleri büyük harfe dönüştür
!   Mask içerisinde herhangi bir yerde kullanıldığında veri girişinin sağdan sola doğru yapılmasını sağlar
/   Yukarıda geçen karakterlerden herhangi biri özel anlamının dışında bir sabit olarak  maske
 içerisinde kullanılacaksa \ karakterinin sağına yazılır.
  
Giriş Maskesi içerisinde yer alan yukarıda belirtilen kodlar dışındaki tüm karakterler olduğu gibi görüntülenir. Aşağıdaki tabloda  bazı giriş maskesi örnekleri vardır.
Giriş Maskesi   Örnek Veriler
(000) 000-0000   (212) 234-5392
(999) 000-0000!   (206) 555-0248
   ( ) 555-0248
(000) AAA-AAAA   (206) 555-TELE
000-0000a999   555-7000X201555-2048
000-00-0000   539-88-5678
#999   -20
   2000
>L???L?000L0   AHMET287K2
   KİRAZ987A1
>00 LL? 009   34 AK 124
>L<   Ahmet
   Bekir Ceylan
ISBN 0-&&&&&&&&&-0   ISBN 1-555-87690-7
   ISBN 6-234-53-92-6
D. Varsayılan Değer : Eğer tabloda bulunan bir alana sık olarak aynı değerin girilmesi gerekiyorsa bu değerin her yeni kayıt eklendiğinde otomatik olarak oluşması için Varsayılan Değer bölümü kullanılır. Genel olarak Varsayılan Değer seçeneği sabit sayı yada metinler için kullanılır. Bununla birlikte Varsayılan Değer içerisine ifade girilebilir. Örneğin =Date() ifadesi girildiğinde günün tarihini otomatik olarak getirebilir.
E. Geçerlilik Kuralı ve Geçerlilik Metni : Veri girişleri belirli şartlar konularak sınırlandırılmak istendiğinde Geçerlilik Kuralı Bölümü kullanılır. Gerçekte Access geçerlilik kuralı sayılabilecek bazı şartları kendisi koyar. Örneğin veri tipi sayı olan bir alana metin girilmesini engeller. Daha özel şartlar konulmak istendiğinde Geçerilik Kuralı ve bu şarlarla uyuşmayan veri girişlerinde görüntülenmesi istenen hata mesajıda Geçerlilik Metni kulanılarak belirtilir. 
Geçerlilik Kuralı bölümü bir ifade verilerek taımlanır. Örneğin sayısal bir alana sıfır yada daha büyük bir sayı girilmesi şartı verilmek istendiğinde >=0 veya metin tipi bir alana “ankara”,”istanbul”,”izmir” dışında bir veri girilmemesi isteniyorsa “ankara” or ”istanbul” or ”izmir” ifadeleri kullanılabilir.
Aşağıdaki tablo örnek Geçerlilik Kuralı ve Geçerlilik Metni içermektedir.
Geçerlilik Kuralı   Geçerlilik Testi
<>0   Sıfır Değeri Giremezsiniz
0 OR >100   Sıfır yada 100'den büyük değer giriniz
Like "K???"   Girilen değer K harfi ile başlamalı ve toplam 4 karakteri geçmemeli
<#1/1/95#   1995 ten önceki bir tarihi girebilirsiniz
Between #1/1/94# and #31/12/94#   Tarih 1994 yılına ait olmalı
F. Sıralı : Belirli bir alan üzerinden sıkça arama ve sıralama işlemleri yapılması düşünülüyorsa, bu alana indeks (Indexeü) vererek işlemler hızlandırılabilir. Sıralama  işlemi, veri araması ve sıralaması yaparken hız kazandırmak için kullanılır. İki tür Sıralama yöntemi mevcuttur.
1. Tek Alanlı Sıralama:Tabloda bulunan bir alana indeks vermek için bu alanın Field Properties bölümünden Indexed kısmında aşağıdakilerden biri seçilebilir
Sıralı   Anlamı
Hayır   Bu alan içerisinde sıralama oluşturma
Evet (Yineleme var)   Sıralama oluşturur (Aynı değeri taşıyan kayıtlar girilebilir)
Evet (Yineleme yok)   Sıralama oluşturur (Aynı değeri taşıyan kayıtlar girilemez)
2. Çok Alanlı İndeksleme:Eğer sıralama işleminin birden fazla alan üzerinde uygulanılması istenirse. Çok alanlı indeksler (Multıple Field Inde.ves) yöntemi kullanılır. Böyle bir özelliği uygulayabilmek için Tablo Tasarımı penceresindeyken Görünüm menüsünden Dzinler seçeneğinin seçilmesi gerekir. Çok alanlı İndeksleme yapmak için, çok alanlı sıralamaya katılmak istenilen alan adları Alan Adı bölümünde bulunan Combo Box ( Açılır-kapanır liste kutusu ) yardımıyla seçilebilir. Bu alanların hepsinin bir grup altında toplanabilmesi için Dizin Adı bölümünde sadece ilk alan hizasına bir indeks adı verilmesi gerekir. Bu grupta olan ve hemen altında sıralanan diğer alanların Index Name bölümleri boş bırakılır. Böylece çok alanlı indeks oluşturulmuş olur.
 
Dizin penceresi tek alanlı indeks uygulayabilmek için de bir alternatiftir. Burada her alan için dizin özellikleri bölümü bulunur Bu bölüm içerisinde bulunan Birinci satırı ilgili alanırr Birincil Endeks (aşağıda anlatılacaktır) olup olmayacağını belirler. Bu bölüm bir.veya birden fazla alana Birincil İndeks tanımlaması yapmak için de bir alternatiftir. Benzersiz komutu ise bu alan üzerinde veri girişi yapılırken tekrarlanan veri olup olmayacağını belirler.
Boşları yoksay ise veri girişi yapılmadan bu alandan geçilip geçilmeyeceğini belirler. Sıralama Düzeni bölümünde ise ilgili alan için sıralamanın Artan (Ascending) veya Azalan (Descending) olacağı belirlenir
Primary Key (Birincil İndeks) Tanımlaması :
İlişkisel Veritabanlannda her tabloya bir birincil indeks tanımlaması yapmakta fayda vardır. Bir alan üzerine birincil indeks tanımlaması uygulamak isteniyorsa fare yardımıyla o alanı işaretledikten sonra araç çubuğu üzerinde Set Primary Key düğmesini (üzerinde anahtar resmi olan) veya Edit menüsünden Set Primary Key seçeneğini tıklamak yeterlidir. Eğer birden fazla alana bu tanımlama yapılmak isteniyorsa önce bu alanları klavyeden Ctrl tuşuna basılı iken seçip aynı işlemler tekrarlanır. Eğer bir alana birincil indeks (Primary Key) tanımlaması yapılmış ise bu alan otomatik olarak indekslenmiş ve No Duplicate durumuna getirilmiş olur. Eğer bir tablodaki her hangi bir alan için birincil indeks tanımlaması yapılmamış ise, bu tabloyu kaydetmek istediğimizde böyle bir tanımlamanın henüz yapılmamış olduğunu ve yapmak isteyip istemediğimizi soran bir diyalog penceresi ile karşılaşılır. "No" cevabı seçilirse, birincil indeks tanımlama işlemi yapılmadan devam eder. Eğer "Yes" cevabı verilirse, bu durumda öncelikle bu tablo içerisinde bir Auto Number alan aranır. Eğer bu tablo içerisinde Auto Number alan bulunuyorsa bu alan birincil indeks olarak tanımlanır. Tablo içerisinde hiç Auto Number alan bulunmuyor ise bu durumda Access kendisi "İD" isimli bir Auto Number alan oluşturarak, bu alana birincil indeks tanımlaması yapar.
VERİ SAYFASI GÖRÜNÜMÜNDE TABLO BİÇİMLERİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ
Access’de veri sayfası görünümü kullanan tablolar , Sorgular ve Formlar üzerinde biçimsel değişiklikler yapılabilir. Değişiklikleri yaparken Biçim menüsünden yararlanılabilir.

a)   Sütun gizleme ve gösterme : Tablo üzerinde gizlenecek olan sütun/sütunlar seçilir. Biçim menüsünden Sütun Gizle komutu seçilir. Gizlenmiş sütunları tekrar gösterebilmek için , Biçim menüsünden Sütun Göster komutu seçilir. Komut seçildikten sonra Sütun Göster penceresi açılır. Pencerede tabloda yer alan bütün alanların adları görülür. Adların yanındaki kutucukların içi işaretli olanlar görünenler , işaretli olmayanlar ise gizlenmiş olanlardır.
b)   Satır-Sütun genişliğinin ayarlanması : Fare göstergesi sütun genişliği değiştirilecek sütun başlığı ile bir sağındaki sütunun başlığı arasına konumlanır. Bu yapıldığında fare göstergesi çift yönlü ok durumuna gelir. Ardından fare sol tuşu basılı tutularak sütun genişliğini artırmak için sağa doğru , azaltmak için sola doğru çekilir , yeterli görüldüğünde bırakılır. Aynı işlem Biçim menüsünden Sütun Genişliği  seçilerek de ayarlanabilir. Satır genişliğinin ayarlanabilmesi için satırların başlarında bulunan kutucuklarda aynı yöntem ile ayarlanabilir. Satır genişliğini ayarlamanın bir yolu da Biçim menüsünden Satır Yüksekliği komutunun seçilmesidir.
c)    Yazı tipi özelliklerinin değiştirilmesi :  Biçim menüsünden Yazı Tipi komutu seçilir.

 
Ekrana gelen bu pencereden istenilen yazı tipi , biçemi , yazının boyutu , rengi gibi ayarlamalar yapılır. Örnek kutusunda yapılan değişiklikler gösterilmektedir. Hücrelerin görünüm ve kılavuz çizgi özelliklerinin değiştirilmesi : Hücrelerin renklerini , görünümlerini ve kılavuz çizgilerini değiştirebilmek için Biçim menüsünden Hücreler komutu seçilir.                             
Sütunların dondurulması : Tablo üzerinde , sütunlar üzerinde hareket ederken her zaman görüntülenmesi istenilen sütunlar dondurulmak suretiyle daimi bir görünüm sağlanabilir. Dondurulmak istenilen sütunlar seçildikten sonra Biçim menüsünden Sütunları Dondur komutu seçilir. Dondurulan bütün sütunları tekrar eski haline getirebilmek için Biçim menüsünden Tüm Sütunlar Çöz komutu seçilir.

DİĞER  UYGULAMALARDAN TABLO AKTARILMASI
İstenildiğinde Dosya menüsündeki Dış Veri Al seçeneği kullanılarak diğer uygulamalardan (Örneğin Excel , Dbase vb.) Access veri tabanına tablo aktarılabilir. Bu yolla daha önceden girilmiş veriler Access veri tabanına taşınmış olur. Veri aktarmanın diğer bir yolu ; veri tabanı penceresinden tablo kategorisi seçilir. Yeni düğmesine basılır ve Tablo Al seçilir. Dosya menüsünden ya da Tablo Al seçeneği kullanıldığında Al diyalog kutusu açılır. Bu pencere içerisinde hangi uygulamada hazırlanmış bir dosyadan aktarımının yapılacağı Dosya Türü açılır kapanır listesinden belirtilir.

Veri aktarımı yapılacak dosya türü seçildikten sonra dosyanın yeri bulunur ve dosya seçilip Al düğmesine basılır.

DİĞER UYGULAMALARA TABLO AKTARILMASI

İstenildiğinde Dosya menüsündeki Kaydet seçeneği kullanılarak diğer uygulamalara , (Örneğin Excel , Dbase vb ) Access veri tabanına ait tablolar aktarılabilir. Bu yolla daha önceden Access’de girilmiş veriler diğer uygulamalara taşınmış olur. Aktarılacak tablo seçilir ve Dosya menüsünden Kaydet komutu seçimi yapılır. Dosya menüsünde Kaydet komutu kullanıldığında Farklı Adla Kaydet diyalog kutusu açılır. Bu pencerede seçilen tablonun başka ortama mı aktarılacağı veya açık olan veri tabanı dosyasına başka bir isimle bir kez daha kayıt edileceği belirtilir.


TABLOLARIN BİRDEN FAZLA VERİ TABANI TARAFINDAN ORTAK KULLANIMI

Bir Access veri tabanı dosyasında Access’in tüm sürümlerindeki tablolar , başka veri tabanı biçimindeki tablolar veya Excel tablolar ortak kullanım halinde olabilir. Başka bir veri tabanındaki bir tabloyu o anda çalışılan veri tabanına iliştirmek için ; Dosya menüsünden Tablo İliştir komutu seçilir. Tablo iliştirmek için veri tabanı penceresinden Tablo kategorisinden Yeni düğmesine basılır ve Tablo Bağla seçilir. İliştirilmek istenen tablonun hangi dosya türünden olacağı seçilir . Ardından iliştirilmek istenen dosya bulunur ve seçilir. Bağla düğmesine basılır ve Tablo Bağla penceresi açılır. Bu pencerede seçilen veri tabanı dosyasının içindeki tabloların listesi karşımıza gelir. Listeden iliştirilecek Tablo/Tablolar seçilir ve Tamam düğmesine basılır.

8051 INSTRUCTION1

1/11/2008 12:41

8051 INSTRUCTION ( KOMUT ) SET
ARITMETIK KOMUTLAR
ADD A,Rn          ACC'ye Rn'yi ekle
ADD A,direct       ACC'ye memory'i direk ekle
ADD A,@Rl          ACC'ye dolaylı belirtilen memory'i ekle
ADD A,#data       ACC'ye direk sabit ekle
ADDC A,Rn          ACC'ye Rn'yi carry(elde) ile birlikte ekle
ADDC A,direct       ACC'ye memory'i elde ile birlikte ekle
ADDC A,@Ri          ACC'ye dolaylı belirtilen memory'i elde ile birlikte ekle
ADDC A,#data       ACC'ye direk sabiti elde ile birlikte ekle
SUBB A,Rn          ACC'den Rn'yi eldeli çıkar
SUBB A,direct       ACC'den memory'i eldeli çıkar
SUBB A,@Ri          ACC'den dolaylı belirtilen memory'i eldeli çıkar
SUBB A,#data       ACC'den direk sabit'i eldeli çıkar
INC A          ACC 'yi 1 artırır
INC Rn          Registeri 1 artır
INC direct          Memory'i 1 artır
INC @Ri          Dolaylı belirtilen memory'i 1 artır
DEC A          ACC'yi 1 azalt
DEC Rn          Registeri 1 azalt
DEC direct          Memory'i bir azalt
DEC @Ri          Dolaylı belirtilem memory'i 1 azalt
INC DPTR          Data Pointer'i 1 artır
MULL AB          ACC ve B'yi çarp
DIV AB          ACC'yi B'ye böl
DA A             ACC'yi decimal ayarla


LOGICAL KOMUTLAR :
ANL A,Rn          Registeri ACC'ye AND'le
ANL A,direct       Memory'i ACC'ye AND'le
ANL A, @Ri          Dolaylı belirtilen memory'i ACC ye AND'le
ANL A, #data       Sabit sayıyı ACC ye AND'le
ANL direct,A       ACC'yi Memory'e AND'le
ANL direct,#data       Sabit sayıyı memory'e AND'le
ORL A,Rn          Registeri ACC'ye OR'la
ORL A,direct       Memory'i ACC'ye OR'la
ORL A,@Ri          Dolaylı belirtilen memory'i ACC'ye OR'la
ORL A,#data       Sabit sayıyı ACC'ye OR'la
ORL direct,A       ACC'yi Memory'e OR'la
ORL direct,#data       Sabit sayıyı Memory'e OR'la
XRL A,Rn          Registeri ACC'ye XOR'la
XRL A,direct       Memory'i ACC'ye XOR'la
XRL A,@Ri          Dolaylı belirtilen memory'i ACC'ye XOR'la
XRL A,#data       Sabit sayıyı ACC'ye XOR'la
XRL direct,A       ACC'yi Memory'e XOR'la
XRL direct,#data       Sabit sayıyı Memory'e XOR'la
CLR A          ACC'yi sıfırla
CPL A          ACC'nin complementini al
RL A             ACC'yi 1 bit sola kaydır
RLC A          ACC'yi 1 bit sola kaydır ( carry ile birlikte )
RR A             ACC'yi 1 bit sağa kaydır
RRC A          ACC'yi 1 bit sağa kaydır ( carry ile birlikte )
SWAP A          ACC'nin byte'larını yer değiştir


DATA TRANSFER KOMUTLARI :
MOV A,Rn          Rn'yi ACC'ye taşı
MOV A,direct       Memory'i ACC'ye taşı
MOV A,@Ri          Dolaylı belirtilen memory'i ACC'ye taşı
MOV A#data       Sabit sayıyı ACC'ye taşı
MOV Rn,A          ACC'yi Rn'ye taşı
MOV Rn,direct       Memory'i Rn'ye yükle
MOV Rn,#data       Sabit sayıyı Rn'ye taşı
MOV direct,A       ACC'yi memory'e taşı
MOV direct,Rn       Rn'yi memory'e taşı
MOV direct,direct       Memory'i memory'e taşı
MOV direct,#data       Sabit sayıyı memory'e taşı
MOV @Ri,A          ACC'yi dolaylı belirtilen memory'e taşı
MOV @Ri,direct       Direk belirtilen memory'i dolaylı belirtilen memory'e taşı
MOV @Ri,#data       Sabit sayıyı dolaylı belirtilen memory'e taşı
MOV DPRT,#data16    16 bit'lik sabit sayıyı DPRT'ye taşı
MOVC A,@A+DPRT    (DPRT+A)'nın belirtildiği adresteki dosyayı ACC'ye taşı
MOVC A,@A+PC       PC+A'nyn belirttiği adresteki datayı ACC'ye taşı
MOVX A,@Ri       Ri'nin belirttiği 8 bit'lik harici memory'deki değeri ACC'ye taşı
MOVX A,@DPRT       DPRT'nin belirttiği 16 bit'lik harici memory'deki değeri ACC'ye taşı
MOVX @Ri,A       ACC'ye Ri'nin belirttiği 8 bitlik harici memory'e taşı
MOVX @DPTR,A       ACC'yi DPRT'nin belirttiği 16 bit'lik harici memory'e taşı
PUSH direct          Memory'deki değeri stack'a yükle
POP direct          SP'nin gösterdiği adres değerinden memory'e yükle
XCH A,Rn          Register ile ACC'yi değiştir.
XCH A,direct       Memory ile ACC'yi değiştir
XCH A,@Ri          Dolaylı gösterilen memory ile ACC'yi değiştir
XCD A,@Ri          Dolaylı gösterilen memory'nin düşük byte'nı ACC ile değiştir
BOOLEAN DEĞİŞKENLERİ  İŞLEMLERi :
CLR C          Carry'i sıfırla
CLR bit          Bit'i sıfırla
SETB C          Carry'i 1 yap
SETB bit          Bit'i 1 yap
CPL C             C'nin değilini (complementini al )
CPL bit          Bit'in değilini al
ANL C,bit          Bit'i Carry'e AND le
ANL C,/bit          Bit'in değilini carry'e AND le
ORL C,bit          Bit'i Carry'e OR la
ORL C,/bit          Bit'in değilini carry'e OR la
MOV C,bit          Bit'i carry'e taşı
MOV bit,C          Carry'i bit'e taşı
JC rel             Eğer carry=1 ise rel adresine sıçra
JNC rel          Eğer carry=0 ise rel adresine sıçra
JB bit,rel          Eğer bit=0 ise rel adresine sıçra
JBC bit,rel          Eğer bit=1 ise rel adresine sıçra ve bit'i sıfırla

PROGRAM SIÇRAMALARI
ACALL addr11       Subroutin'i (alt rutin) çağır.(2 k'lık adres sahası  içersinde )
LCALL addr16       Subroutin'i çağır(64k'lık adres sahası içinde)
RET             Subrroutin'den dön
RETI             Interrupt'dan dön
AJMP addr11       addr11 adresine sıçra(2k'lık adres sahası içinde)
LJMP addr16       addr16 adresine syçra(64klık adres sahası içinde)
SJMP rel          rel adresine sıçra
JMP @A+DPTR       DPTR+A'nın gösterdiği adrese sıçra
JZ rel             ACC=0 ise rel adresine sıçra
JNZ rel          ACC=0 değilse rel adresine sıçra
CJNE A,direct,rel       ACC ve memory'i karşılaştırır.Eğer eşit değilse rel adresine sıçra
CJNE A,#data,rel       ACC ve sabit sayıyı karşılaştırır.Eğer eşit değilse rel adresine sıçra
CJNE Rn,#data,rel       Register ile sabit sayı karşılaştırılır.Eğer eşit değillerse rel adresine sıçra
CJNE @Ri,#data,rel    Dolaylı gösterilen memory ile sabit sayıyı karşılaştırılır.Eğer eşit değillerse rel adresine sıçra
DJNZ Rn,rel          Register'i 1 azalt,eğer sıfır olmazsa rel adresine sıçra
DJNZ direct,rel       Memory'i 1 azalt eğer sıfır olmazsa rel adresine sıçra
NOP             işlem yapma ( no operation )

Komutların yazılmasında kullanılan registerler ve adresleme çeşitleri ile ilgili açıklamalar :
Rn : Seçilen register banktaki R0,R1,R2,R3,R4,R5,R6,R7 Registerlerini gösterir.
@Ri :R0 ve R1 registerlerini ifade eder. Internal Data Memory adreslerini indirect (dolaylı) olarak belirtir.
#data16 : 16 bit'lik sabit sayıyı belirtir.

(oto elektrik) marş sistemleri

1/11/2008 12:40

İçindekiler :

Marş sistemi :

a).Sistemin Görevi,
b).Marş sistemi ana parçaları,

Marş Motoru :

a).Marş motorunun başlıca parçaları
b).Marş motorlarının çalışma prensibi.
c).Marş motoru çeşitleri.

Marş Sisteminin Bakımı :


Marş Sisteminde Arıza Tesbiti :


Marş Sistemi Arızaları :


Marş Motorunda Periyodik Bakım :


Marş Motorlarında Periyodik Sökme :


Marş Motorunun Sökülüp Takılması :


Marş Motoru Arızaları :


Kaynaklar :

1.   4.Yıl Oto Motor Tamirciliği
(Motor Yardımcı Sistemleri)
                Ankara Üniversitesi Yayınları
                İrfan ÖZLÜ

2.   Motorlu Taşıt Tekniği
      MEB Yayınları
      Wilfried STAUDT

3.   Termik Motorlar
Ankara Üniversitesi Yayınları
                 Prof.Dr.Ahmet SARAL

         
4.   Oto Elektrik Sistemi
Soma Çıraklık Eğitim Merkezi Yayını
Bilal KARAKAYALI
MARŞ SİSTEMİ   :

A).SİSTEMİN GÖREVİ :

İçten yanmalı motorlarda ilk hareketi vermektir. İster benzinli olsun,ister dizel olsun bütün otomobil motorlarının ilk harekete geçebilmeleri için harici bir kuvvetle; benzinli araçlarda 80-100 dev/dakika, dizel araçlarda 100-150 dev/dakika civarında döndürülmeleri gerekmektedir.
   İlk imal edilen araçlarda bu devir krank milinin ön tarafına takılan bir kol ile veya motorun dış kısmında bulunan kasnak yardımıyla sağlanmakta idi. Motorsiklet motoru gibi küçük motorlarda ise pedalla ilk hareket veriliyordu. Daha sonra elektrik motorları kullanılmaya başlanmıştır. Marş motoru veya starter motoru adını verdiğimiz bu motor; elektrik enerjisini hareket enerjisine çevirerek motora ilk hareketini vermektedir.

B).MARŞ SİSTEMİ ANA PARÇALARI :
                                                                          Marş Sistemi Devre Şeması
1.    Batarya. (Akü).                                   
2.    Marş anahtarı.
3.    Selenoid veya marş şalteri.
4.    Marş Motoru.

-Batarya (akü) marş motoruna mümkün olduğu kadar kısa ve kalın kablo ile birleştirilmelidir. Otomobil motorlarında kullanılan kontak anahtarları bazı farklılıklar göstermekle birlikte genellikle üzerlerinde şu uçlar bulunur.

BAT (30) : Akım giriş ucu.
IGN         : Bobin ve gösterge ucu.
ACC (15) : Kontaktan akım alan alıcılar.
ST           : Selenoidli sistemlerde marş selenoidine.
 
   -Marş sistemlerinde kontak anahtarından sonra manyetik şalter veya marş motoru, kullanılan motorun cinsine göre yer alır. Boşaltıcı tip marş motorlarında mekanik marş şalteri veya selenoid;  bendiks, dayer, sürme endüvili tipi motorlarda manyetik marş şalterleri tercih edilir.

MARŞ MOTORU :

Görevi :   Motorun ilk çalışmasında, aküden aldığı elektrik enerjisini mekanik enerjiye çevirerek volanın dönmesini sağlar. Yapı bakımından şarj dinamolarına benzetilen marş motorları seri motorlardır. Yüksüz olarak uzun süre çalıştırılamazlar. Aksi halde hızları sürekli olarak artıp ambele olurlar.

Marş motorunun başlıca parçaları :

1).İkaz sargıları ve Pabuçları : İkaz sargıları, marş motoru gövdesi içine yerleştiril-
miştir. Üzerinden akım geçtiği sürece elektro-manyetik alan meydana getirirler. Demir nüvelerin (pabuçların) üzerine ikaz sargıları (manyetik alan bobini) sarılmıştır. Daha sonra bunların üzeri bantlanarak yalıtılır. Demir nüveler marş motoru gövdesine vidalanarak bağlanır. Sargıların birer ucu akım giriş ucuna lehimlenir. Diğer uçları ise yalıtılmış fırçalara bağlanarak ikaz sargılarından gelen akımın seri olarak endüvi   sargılarından da geçmesi sağlanır. Marş motorlarında maximum gücü verecek akımın, ısı meydana getirmeden sargılardan geçmesi istenir. Bunun için de endüvi sargıları lama şeklindeki çok düşük dirençli kalın bakır tellerden yapılmıştır. Marş motorlarında genellikle 4 pabuç bulunur. İkaz sargıları bazılarında sadece 2’ si üzerinden geçer. Kullanılan kalın tel ile ikaz sargılarının iç direnci düşük tutulmuş ve marş motorunun  gücü de istenilen seviyeye çıkartılmıştır. İkaz sargıları karşılıklı olarak sarılarak (N) ve (S) kutuplar yaratılır. Boş olan pabuçlarda ise etki oluşarak mıknatıslanma meydana gelir. Sargısı olsun veya olmasın 4 pabuçlu marş motorlarında 4 fırça (kömür) vardır. Bunlardan  2’ si yalıtılmış 2’ side şasi fırçasıdır. Yalıtılmış fırçalar kalın bir iletkenle birbirine bağlanarak ikaz sargıları çıkışındaki gerilim dengelenir. Böylece fırçalar iyi temas etmediği zaman meydana gelebilecek arklar  bunun sayesinde kollektörün yanmasını önler.

2).Endüvi : Endüvi, ikaz sargıları arasında elektro manyetik alan meydana getirerek dönme hareketini sağlar. Endüvi; sargı,kollektör ve milden meydana gelir. Endüvi mili ön ve arka kapaklar üzerinde burçlarla yataklanır. Milin frezeli ucuna kavrama tertibatı takılır. Diğer ucunda da sargılar ve kollektör bulunur. Endüvi sargıları, kalın bakır telden yapılır ve yalıtılmış olarak kollektör dilimlerine lehimlenir. Kollektör, aralarında fiber bulunan bakır dilimlerinden oluşur ve mil üzerinde sıkı geçme olarak takılır. Üzerinde kömürlerin çalıştığı parçadır.

3.Gövde ve Kapaklar :  Gövde kalın demir saçtan kıvrılıp, ek yeri kaynakla birleştirilir. İç yüzeyine ikaz sargıları ve pabuçları takılır. Ön kapak, endüvi milinin yataklanmasını ve marş motorunun motora bağlanmasını sağlar.Arka kapak, endüviyi yataklamanın yanı sıra kömür yuvalarını  ve yaylarını taşır.

4.Marş Şalteri ve Kavrama Tertibatı : Marş şalteri, Marş motorunun çalışması için gerekli akımın , en kısa yoldan marş motoruna ulaşmasını sağlar. Selenoid ve manyetik tip olmak üzere iki çeşittir.
Kavrama tertibatı, endüvinin dönme hareketini üzerinde bulunan marş dişlisi yardımıyla volana iletir. Marş dişlisi ile volan dişlisinin kavraşmasını kolaylaştırır. Motor çalıştıktan sonra marş dişlisinin, volan dişlisinden kolaylıkla ayrılmasını sağlar. Tek yönlü kavrama, marş dişlisinin volanı motor dönüş yönünde dönmesini sağlar. Ters yönde ise boşa dönerek hareketin marş motoruna geçişini önler. Bundan amaç, motor çalıştıktan sonra endüvinin yüksek devirle dönmesini önlemek  ve volan dişlisi ile marş dişlisinin kolaylıkla  birbirinden ayrılmasını sağlamaktır.

Marş Düğmesi  (Marş Butonu) : Marş düğmesi, benzinli motorların hemen hemen hepsinde kontak anahtarı üstündedir. Dizel motorlu araçlarda ise ayrı bir düğme olarak yer alır. Kontak anahtarı üzerinde St veya 50 numaralı uç, selenoid bağlantı ucudur.

MARŞ MOTORLARININ ÇALIŞMA PRENSİBİ :

Eğer bir iletken, daimi bir mıknatısın (N) ve (S) kutupları arasına yerleştirilirse, iletkenden geçen akımın manyetik kuvvet çizgisi birbiriyle çakışır. Bu iletkenin bir tarafında (zıt yön sebebiyle) açılarak zayıflamış olan manyetik alan, diğer tarafta ise (yönlerin aynı olması sebebiyle)  sıkışarak kuvvetlenmiş bir manyetik alan grubu meydana gelir. Manyetik alanı uzatılan bir lastik gibi düşünebiliriz. Manyetik alan lastiği düz bir hatta çekmeye çalışan kuvvettir.
Marş motorunun çalışma prensibi “Sabit bir manyetik alan içinde, serbest duran iletkenden akım geçirilecek olursa iletken hareket eder.” diye ifade edilebilir. Bir daimi
mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen bir tel çerçeve, akım uygulandığında dönmeye başlayacaktır. Bunun nedeni; akımın çerçevenin her iki tarafından farklı yönlerde geçmesidir. Böylece mıknatıs ile telin manyetik kuvvet çizgilerinin kesişmesiyle,eşit ve zıt kuvvetler doğar. Bunun sonucu olarak tel çerçeve saat ibresi yönünde döner. Eğer iletkenlerdeki bu olayı marş motoruna uyacak şekilde düzenlemek istersek, orta eksenden yataklanmış (U) şeklinde tel kullanmak gerekir. Aynı zamanda iletkene her durumda akım verebilmek için uçlarına kollektör ve sabit fırça  tertibatı eklenir.Bu döner sistem endüvidir.
   Batarya akımı endüvi sargılarında ok yönünde dolaşır. İletkenlerin etrafındaki manyetik alanlar, (N) ve (S) kutupları arasındaki manyetik hatların  geçiş yolunu bozar ve iletkenlerin birer kenarlarında toplanmasına neden olur. Buda endüviyi döndürür. endüvinin 1800’ lik dönüşünden sonra sargıdan geçen akım yönü değişir. Doğru     zamanlamayla bir kollektör kullanarak akımın geçiş yönünün alternatif olarak değiştirilmesi endüvinin devamlı  olarak aynı yönde dönmesini sağlayacaktır.

MARŞ MOTORU ÇEŞİTLERİ :

Kavrama tertibatları, kullanılan şalterler ve hareket şekillerine göre isimlendirilen marş motorları çeşitleri şunlardır.

a).Bendiks Tip Marş Motorları :
   1.Düz bendiks tip marş motorları.
   2.Ters bendiks tip marş motorları.
   3.Kavramalı bendiks tip marş motorları.

.   Bendiks marş motorlarında marş dişlisi endüvi mili üzerinde rahatlıkla hareket eden kayıcı manşon üzerindedir. Kavraşma atalet prensibine göre gerçekleşir. Dişli üzerindeki dengeyi bozacak şekilde ağırlık bulunur. Marş motoru dönmeye başladığı anda  marş dişlisi ileriye doğru kayarak  volan dişlisi ile kavraşır. Marş motoru dönmeye devam ettiği sürece marş dişlisi volan üzerinden motoru çevirir. Tertibatta bulunan bendiks yayı ilk kavraşma esnasında  doğan darbeyi üzerine alarak kavraşmanın daha sarsıntısız olmasını sağlar. Düz bendiks tipine marş dişlisi dışa doğru açılarak kavraşır. Ters bendikste  kavraşma dıştan içe doğru gerçekleşir. Kavramalı bendikste tipinde ise marş dişlisine kavrama tertibatı eklenmiştir.

b).Selenoidli,  Boşaltıcı  Tip Marş Motorları :
   1.Adi boşaltıcı tip marş motorları.
   2.Selenoidli boşaltıcı marş motorları.
   3.Röle selenoidli marş motorları.

Günümüz araçlarında en çok kullanılan marş motorudur. Marş motorunun üzerinde selenoid dediğimiz bir şalter vardır. Selenoidlerin içerisinde bir demir nüve vardır ve bu nüveye sürücü kol bağlanır. Nüvenin etrafında ise tel kesitleri farklı olan çekici ve tutucu sargılar vardır. Sargıların ikisi birlikte akım alırlar. Sargılardan kalın kesitli olanına çekici sargı denir ve selenoidin marş motoru terminaline bağlanarak marş motorundan devresini tamamlar. İnce sargı ise tutucu sargıdır ve selenoid  gövdesinden şasi yaparak devresini tamamlar.
Marş yapıldığında, batarya akımı her iki sargıdan geçer. Tel kesitleri ince olan tutucu sargı az, tel kesiti kalın olan çekici sargı fazla manyetik alan meydana getirir. Çekici sargı nüveyi çektiği anda bir taraftan sürücü kol yardımıyla marş dişlisini kavraştırır, diğer taraftan selenoid köprüsünü iterek kontakları birleştirir. Batarya akımı marş motoruna giderek motoru çalıştırır. Tutucu bobin ise sadece nüveyi bu durumda tutmaya yarar. Kontak anahtarı bırakıldığında  çekici ve tutucu bobinler birbirine zıt manyetik alanlar meydana getireceği için yay nüveyi geri çeker ve kontakları açar.
 Röleli tipte ise selenoide emniyet açısından bir röle ilave edilmiştir. Röle marş motorunun kolay çalıştırılabilmesini ve emniyetli çalışmasını sağlar.

c).Dayer Tipi Marş Motorları
Kamyon, otobüs gibi büyük araçlarda kullanılan Dayer tipi marş motorlarında marş dişlisinin volana çarpması engellenmiştir. Kontak anahtarından akım selenoide  geldiğinde göbek kontakları birleştirmeden çatal aracılığıyla önce marş dişlisini volanla kavraştırır. Kavraşma gerçekleştikten sonra kontaklar birleşerek marş motoru sargılarına akım gider. Motor çalışmaya başladıktan sonra volan marş dişlisini hızla geriye doğru iterek tahdit kanalına oturtur.

d).Sürme Endüvili Marş Motorları.
   Sürme endüvili marş motorları yapı itibariyle diğer marş motorlarından biraz farklıdır. Gövdede tutucu sargı, çekici sargı ve ikaz sargısı olmak üzere üç çeşit sargı vardır. Büyük araçlarda kullanılan sürme endüvili marş motorlarında  akım önce çekici ve tutucu sargılara gelir. Sargılarda oluşan manyetik alan endüvinin komple ileri doğru hareket etmesine neden olur. Endüvi ileri doğru  giderek marş dişlisini volanla kavraştırır. Kavraşma gerçekleştiği anda kollektördeki şalteri serbest bırakarak ikaz sargılarına akım verir. Motor çalışmaya başladığında marş dişlisini geri doğru iter. Marş devresindeki akım kesildiğinde geri getirme yayı endüviyi tekrar eski yerine getirir.

MARŞ SİSTEMİNİN BAKIMI :

Marş sistemi 15 000 km.de küçük bakıma, 45 000 km.de büyük bakıma alınır. Küçük bakımda :
   Kablo bağlantıları gözden geçirilir,temizlenir,sıkılır.
   Marş motoru tesbit civataları sıkılır.
   Marş kömürleri ve kollektör yüzeyi kontrol edilir.

Büyük bakımda Marş motoru tamamen sökülerek revizyondan geçirilir.

MARŞ SİSTEMİNDE ARIZA TESBİTİ :

Marşa basıldığında hiç ses gelmiyorsa bağlantılar kontrol edilir. Marş motoru yavaş dönüyorsa farlar yakılarak marşa basılır. Lambalar anormal derecede ışık şiddetini kaybediyorsa batarya şarjsız demektir. Lambalarda sönme fazla olmuyor ise sistem normaldir. Lambalarda hiç değişiklik yoksa sistemde direnç vardır. Arıza tespiti farlarla yapılır. Gerekli kontroller yapıldıktan sonra farlar yanık vaziyette iken marşa basılır. Marş motorundan küçük bir tık sesi geliyor ama marş motoru çalışmıyorsa kontaklar kısa devre yapılır. Kısa devre yapıldığında marş motoru çalışıyorsa selenoid, çalışmıyorsa marş motoru da arızalı veya akım gelmiyordur.

MARŞ SİSTEMİ ARIZALARI :

Motor, marş süresince dakikada 100 ila 120 devirle dönmelidir. Marş devrinin belirtilen devirden düşük olması motorun zor çalışmasına veya hiç çalışmamasına neden olur. Marşa basıldığında motor hiç dönmüyor veya çok döndürüyor ise muhtemel sebepler şunlardır.
a). Akü arızalı veya şarjsızdır.
             b).Marş motoru kablo bağlantıları gevşek, kirli özelliğini kaybetmiş veya yerinden
               çıkmıştır.
             c).Marş düğmesi (kontak anahtarı) veya solenoid arızalıdır.
          d).Marş motoru arızalıdır.

MARŞ MOTORLARINDA PERİYODİK BAKIM :

 Marş motorlarında periyodik bakım daha uzun ömürlü ve istenmeyen arızalara meydan vermemek için gereklidir. Marş motorlarında her 10 000 km.de bir periyodik bakım aşağıdaki şekilde yapılmalıdır.
   Bataryadaki (akü’de) elektrolit yoğunluğu, bağlantılar ve kablolar kontrol edilir. Marş motorunun üzerindeki toz kapağı çıkartılarak fırçaların durumu ve yaylar kontrol edilir. Aşınmış fırça söz konusu ise marş motoru sökülerek fırçalar değiştirilmelidir. Kollektör yüzeyi,dilimlerin arasındaki boşluk ve izolasyonu sağlayan mikaların durumu gözden geçirilir. Marş motoru basınçlı hava ile temizlenir. Daha sonra ağzı yumuşak bir mengeneye bağlanan marş motoru boşta iki-üç defa çalıştırılarak motorun çalışması kontrol edilir. Yağdanlıkla kapaktaki yatak yağlanarak motor yerine monte edilip marş sisteminde gerilim düşmesi kontrol edilir.

MARŞ MOTORLARINDA PERİYODİK SÖKME:

Marş motorları arıza sözkonusu olmasa dahi 45 000 km ile 50 000 km arasında komple sökülerek temizlenmesi gereken yerler  temizlenir. Değişmesi gereken parçalar değiştirilir.Endüvi, endüktör sargıları ve hız kavramaları izolasyonu zayıflatacak gres giderici solvent veya başka metodlarla temizlenmemelidir. Parçalar gaz yağı veya benzinle yıkanabilir. Daha sonra parçalar üzerinde  fiziki ve elektriki kontrol yapılmalıdır.

Fiziki Kontroller : Kapakların,burçların,fırçaların ve yayların durumuna bakılır. Aşınmış fırçalar ve sertliği azalmış yaylar değiştirilir. Endüvi ve lehimler kontrol edilerek  kollektör gerekiyorsa tornalanıp, dilimlerin araları yaklaşık olarak
yarım mm boşaltılır. Marş dişlisinin dişleri ve hareketi kontrol edilir. Kırık dişliler değiştirilir.

Elektiriki Kontroller :  Endüvi, endüktör sargıları ve şalterlerde şasi kontrolü, devre sağlamlık kontrolü, kısa devre ve direnç kontrolü yapılır. Endüvi sargılarında devre kontrolü kollektör dilimleri tam karşılayacak şekilde bataryaya bağlanan seri lamba ile kontrol edilir. Şasi kontrolünde seri lambanın bir ucu kollektöre diğer ucu ise gövdeye değdirilir. Devre kontrolünde seri lamba yanarken şasi kontrolünde lamba yanmamalıdır. Sargıların tek tek çektikleri akım ölçülerek direnç kontrolü yapılır. Kısa devre kontrolünde endüvi, endüvi kontrol aletine yerleştirilip üst kısmına saç lama konulur. Kontrol aleti çalıştırılarak endüvi yavaş yavaş çevrilir. Şeridin çıkardığı ses değiştiğin de lambanın tam karşısındaki sargılarda kısa devre olduğu sonucuna varılır. Bu kontroller endüktör sargıları içinde tekrarlanır.


MARŞ MOTORUNUN SÖKÜLÜP TAKILMASI :                                                                             

Marş motoru ağzı yumuşak bir mengeneye bağlanır. Toz kapağı ve tespit vidaları mil üzerindeki segman çıkartılır. Kapak çıkarıldıktan sonra fırçalar yaylardan kurtarılıp pozitif fırçalar taşıyıcıdan ayırt edildikten sonra tabla dışarı alınır. İkaz sargılarını selenoide bağlayan kablolar sökülüp gövde çıkartılır. Daha sonra çatal kavrama tertibatından ayrılarak kavrama ile birlikte endüvi çıkartılır. Endüvi çıkartıldıktan sonra marş dişlisi endüviden çıkartılır. Daha sonra selenoid dağıtılır.
Marş motorları gerekli tamir ve bakım işleminden sonra sökme sırasında tam tersi işlem yapılarak tekrar toplanır.

MARŞ MOTORU ARIZALARI :

1-Marş motoru fazla akım çekiyor :
    -Endüvi mili burçları aşınmıştır.
 -İkaz sargılarında veya endüvi sargılarında kısa devre  veya şasi vardır.

2-Marş motoru az akım çekiyor:
   -Kömürler aşınmıştır, kömür baskı yayları basıncını kaybetmiş veya kırılmıştır.
   -Kollektör yüzeyi kirlenmi, bozulmuş veya fiberler yüzeye çıkmıştır.
    (Kollektör dilimleri arasımdaki fiberler yüzeyden 0,5 mm. aşağıda olmalıdır)
   -Endüvi sargıları kopmuş veya kollektör üzerinden lehimi atmıştır.
     -İkaz sargıları ekleri gevşemiştir.
     -Marş şalteri kontakları düzgün basmıyor veya yanmıştır.


3-Marş motoru çalışıyor fakat motoru döndürmüyor :
  -Tek yönlü kavrama kolu bozuktur.
     -Marş dişlisi aşınmıştır.
     -Volan dişlisi aşınmıştır.
     -Solenoid sargıları aşınmıştır.

4-Marş motoru bazen basıyor bazen basmıyor :
  
  -Kollektör fiberleri yüzeyine çıkmıştır.

Nobel Bilim Ödülleri ve Bilim Adamlarının Kısa Hayat Hikayeleri

1/11/2008 12:40
Nobel Bilim Ödülleri   ve Bilim Adamlarının Kısa Hayat Hikayeleri
      27 Kasım 1895 tarihli ve 30 Aralık 1896 yılında Stockholm’ de açıklanan vasiyetnamesiyle Alfred Nobel tarafından kurulan Nobel ödülleri, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacını taşır. Nobel’ in servetinin yıllık geliri beş eşit parçaya ayrılmıştır. Bu parçaların birincisi fizik, ikincisi kimya, üçüncüsü fizyoloji veya tıp alanında en önemli icadı yapan kişiye; dördüncüsü edebiyat alanında en soylu ve en içten ideali örnek alarak meydana getirdiği eserin yazarına, beşincisi de halklar arasında kardeşliğin gerçekleştirilmesi, sürekli orduların ortadan kaldırılması veya sayısının azaltılması, barış kongrelerinin yapılması ve yaygınlaştırılması için en çok çalışan kişilere verilir. Başta beş dalda verilen ödüllere 1968 yılında İsveç Bankası Alfred Nobel anısına bir de “İktisat ödülü” ekledi. Bu ödüllerin dağıtılmaya başlaması 1901 tarihine denk gelmektedir ve günümüze kadar sürmüştür.
      Fizik ve Kimya ödülleri İsveç Akademisi, Tıp ve Fizyoloji ödülleri Stockholm Karolin Enstitüsü, Edebiyat ödülü Stockholm akademisi, Barış ödülü de Norveç Storting’i tarafından seçilen beş kişilik bir komisyon tarafından dağıtılır.
Alfred Nobel : Stockholm’ de 1833 yılında doğmuş İsveç’ li kimyacı. Nitrogliserin’ i patlayıcı madde olarak kullanma yollarını araştırdı. 1863 yılında Stockholm’ de az miktarda nitrogliserin yapmaya başladı. Birkaç ay süren araştırmalar sonunda meydana gelen bir patlama sonucu laboratuar yıkıldı. Yine de çalışmalarına devam eden Alfred Nobel 1865’de yeni bir fabrika kurdu ve bir süre sonra ikinci fabrikasını da açtı. 1864 yılında araştırmalarının sonucunu aldı ve “Dinamit barutu” nu buldu. Araştırmalarına devam eden A. Nobel 1877’ de “Balistit” adını verdiği yeni bir çeşit barut tasarladı. 1881’ de Paris’ e yerleşen Nobel burada yeni bir fabrika açtı ve araştırmalarına devam etti. Hemen hemen bütün servetini Nobel ödüllerini dağıtması için bir kuruma başladı.
1901 yılında dağıtımına başlanan Nobel Bilim Ödülleri’ nden  Fizik dalında günümüze kadar 154 bilim adamına verilmiştir. Bunlardan bazıları:
 
1.       Wilhelm Conrad RÖNTGEN : Almanya, Münih Üniversitesi, (1845–1923) Röntgen, sonradan kendi adıyla anılmaya başlanacak olan önemli ışın tipini buluşuyla sağladığı üstün hizmetler için 1901 yılında  fizik dalındaki ilk Nobel ödülüne layık görüldü.
 
2.      Antonie Henri BECQUEREL :  Fransa, Ėcole Polytechnique, Paris ( 1852 – 1908 ). Becquerel kendiliğinden radyoaktiflik olgusunu keşfiyle fiziğe sağladığı üstün hizmetleri için 1903 yılında Nobel Bilim Ödülüne layık görüldü.
 
3.      Albert EINSTEIN : Almanya ve İsviçre, Kaiser – Wilhelm Institut für Phsyik, Berlin, ( 1879 – 1955 ). Einstein kuramsal fiziğe verdiği önemli hizmetler ve özellikle fotoelektriği buluşu için 1921 yılında fizik dalında Nobel Bilim Ödülüne layık görüldü.
 
4.      Sir James CHADWICK : İngiltere, Liverpool Üniversitesi, Liverpool, ( 1891 – 1974 ). Nötronun belirleyici özelliklerini,  nötronu buluşu için Sir James Chadwick’ e 1935 yılında Nobel Ödülü verilmiştir.
 
5.      Wolfgang PAULI : Avusturya, Princeton Üniversitesi, Amerika Birleşik Devletleri, ( 1900 – 1958 ). W. Pauli, Pauli ilkesi olarak da anılan Dışarlama ilkesini bulduğundan 1945 yılında Nobel Bilim Ödülüne sahip olmuştur.
 
6.      Percy Williams BRIDGMAN : Amerika Birleşik Devletleri, Harvard Üniversitesi, Cambridge,( 1882 – 1961 ). Bridgman, olağanüstü yüksek basınç düzeylerine ulaşmasına olanak tanıyan düzeneğini buluşu ve bu yolla yüksek basınç fiziği alanında yaptığı keşifler için 1946 yılında Nobel Ödülüne layık görülmüştür.
 
7.      Donald Arthur GLASER : Amerika Birleşik Devletleri, Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley, Kaliforniya, ( 1926 –        ). Glaser 1960 yılında kabarcık odasını bulduğu için nobel ödülüne layık görüldü.
 
8.      Alfred KASTLER : Fransa, Ėcole Normale Supėrieure, Universitė de Paris, (1902 – 1984 ). Kastler atomlarda Hertz rezonanslarının çalışılmasına olanak sağlayan optik yöntemleri keşfedip geliştirdiği nedeniyle 1966 yılında fizik dalında Nobel ödülü almıştır.
 
9.      Dennis GABOR :  İngiltere, Imperial College of Science and Technology, Londra, ( 1900 – 1979 ). Gabor bulup geliştirdiği holografik yöntem sayesinde 1971 yılında Nobel ödülü almıştır.
 
10. Ernst RUSKA : Federal Almanya Cumhuriyeti, Fritz – Haber – Institut, Berlin ( 1906 – 1988 ). Elektron optiği alanında temel nitelikte çalışması ve ilk elektron mikroskobunu tasarlayışı için Ernst Ruska’ya 1986 yılında Nobel Ödülü layık görülmüştür.
 
Nobel ödülleri dağıtımı sırasında yapılan araştırmalar. Bu ödüller, ödülün verildiği yılda bulunan en iyi icat veya gerçekleştirilen en iyi, en kapsamlı araştırmaya verilmiştir. Aynı yıllara denk gelen daha küçük buluşlara veya daha az kapsamlı araştırmalara bir sonraki yılda yer verilmiş veya hiç değinilmemiştir. Ödüller verilmeden önce, verilen kararlar arasında  araştırmasını tamamlayamadan ölen kişilerin varislerine de bu ödüllerden verilmesi düşünülmüş fakat sonra bu karardanvazgeçilmiştir. Yukarıda adı geçen bilim adamlarının hayatlarından bahsetmek gerekirse :
 
1.      Wilhelm Conrad RÖNTGEN : Alman asıllı fizikçi olan Wilhelm Conrad Röntgen 1845 yılında Rheinland’ da doğdu ve 1923 yılında Münih’ de öldü. Çocukluğu ve ilköğretim yılları Hollanda’ da ve İsviçre’ de geçti. Zürih’ te üniversite eğitimi gördü. 1876’ da Strassburg’ da, 1879’ da Giessen ve 1888’ de Würzburg üniversitelerinde fizik profesörü olarak öğretim görevi yaptı. 1900’ de Münih Üniversitesi Fizik kürsüsüne ve yeni Fizik Enstitüsünün Yöneticiliğine getirildi. 1885 yılında kutuplanmış bir yalıtkan hareketinin, bir akımla aynı manyetik etkileri gösterdiğini açıkladı. Fakat asıl ününü 1895 yılında X ışınlarını keşfine borçludur. Bu ışınları inceleyen Röntgen, X ışınlarının bir doğru boyunca yatıldığını, yansıma ve kırılmaya uğramadığını, elektrik veya manyetik alanların etkisiyle yön değiştirmediğini ispatladı. X ışınlarının cisimlerin içinden geçme kabiliyetlerini inceledi ve bu ışınların havayı iyonlaştırdığını ortaya çıkardı. 1901 yılında tamamladığı bu araştırmaları sonucu aynı yılın fizik dalında Nobel Bilim ödüllüne layık görüldü. Araştırmaları sonucu aşağıdaki kuralları ortaya çıkardı.  
Röntgen : Adını Alman fizikçi Röntgen’ den almıştır. X veya g ışımalarının miktar ölçümü birimidir. Röntgenin sembolü “R” dir. Günümüzde röntgen ışınları tıp alanında kullanılır. Bu kullanım, X ışınlarının organik dokular tarafından eşit olmayan derecelerde emilmesine dayanır. Eşit olmayan bu geçiş radyolojik gölgeler meydana getirir. Bunlar, ya flüoresan bir ekranda ( Radyoskopi ) yada gümüş tuzlarının fotoğraf filmi üzerine indirgenmesiyle ( radyo-grafi ) değerlendirilir. İncelenecek doku ile çevresindeki doku arasında X ışınlarını geçirme miktarında bir fark yoksa, saydam olmayan kontrast maddeler kullanılır.
 
X Işınları : X ışınları ışık ışınlarıyla aynı özelliktedir. Fakat frekansları daha büyüktür. X ışını içinden geçtiği gazı iyonlaştırma özelliği taşır. X ışınlarının tespiti ve şiddetinin ölçülebilmesi için bu ışınlar iyonlaşma odasından yani altın yapraklı elektroskopa bağlı iki tablası bulunan gaz dolu bir kaptan geçirilir. Elektroskop yapraklarının düşüş hızı iyonlaşma derecesini ve dolayısıyla bununla orantılı olan ışıma şiddetini ölçer. Şiddet Röntgen cinsiden değerlendirilir. Bir X ışını demeti saydam olmayan bir cisimden geçerken yavaş yavaş enerjisini bırakır. Kaybedilen enerji kalınlığa göre artar veya azalır. Ayrıca dalga boyu kısa ışınlar maddeye daha fazla etki eder ve  ağır elementler daha fazla enerji yutar. Bu özelliklerden dolayı bir maddeye X ışını verilerek maddenin atom yapısı kesinlikle tespit edilebilir. 
2.      Antonie Henri BECQUEREL :  Fransız fizikçisi Henri Becquerel 1852 yılında Paris’ te doğdu ve 1908 yılında öldü. 1877 yılında mühendis, 1892’ de Museum d’historie naturelle’e, 1895’ te Politeknik okuluna fizik profesörü oldu. 1889’ da Institut üyesi oldu. X ışınlarının bulunmasından sonra bu ışınlaral fosforışı olayının arasında bir ilişki bulunup bulunmadığını araştırdı. Böylece 1896’ da uranyum tuzlarında radyoaktivite olayını buldu. Bir elektromıknatısça sağlanan manyetik alanda uranyumun saçtığı ışınları tahlil etti ve bu ışınların uranyum atomuna has bir olgu olduğunu ortaya çıkardı. Ayrıca bu ışınların uranyumun bütün bileşikleri için geçerli olduğunu saptadı. Bunların sonunda uranyuma tutulan gazların iyonlaştığını da o fark etti. Ayrıca manyetik dönerle porlama, fosforışı, kızılötesi tayf üzerindeki çalışmalarını da saymak gerekir.  
Radyoaktiflik :  Bir atom çekirdeğinin, tanecikler veya elektromanyetik ışımalar yayarak kendiliğinden parçalanması. Bu olayı ilk kez 1896 yılında Henri Becquerel uranyum üzerinde ortaya çıkardı. Doğada kendiliğinden radyoaktif olan bazı elementler vardır, Bunlar dört grupta toplanır.
 
•        Radyum Grubu : Bu grup uranyum 238 ile başlar ve art arda parçalanmalarla kararlı kurşun 206’ ya dönüşür.
 
•        Aktinyum Serisi :  Bu seri uranyum 235 ile başlar ve kurşun 207’ ye dönüşerek biter.
 
•        Toryum Serisi : Adını aldığı toryum 232 ile başlar ve kuşun 208 ile son bulur.
 
•        Neptünyum Serisi : Neptünyum 237 ile başlayıp, bizmut 209 ile biter.
 
Bu serilerde radyoaktifliğin çeşitli tipleri ile karşılaşılır :
 
       Alfa ( a ) Radyoaktiflik : İki Nötron ve iki protondan meydana gelen bir heltum çekirdeği yaymaktır. Bu radyoaktiflikte çekirdeğin yükü, iki birim oranında eksilir.
 
       Beta  ( b ) Radyoaktiflik: Bir pozitif ve negatif elektron yayımıdır. Bu radyo-aktiflikte, elektron eksi yüklü ise çekirdek yükü bir birim artar, artı yüklü ise bir birim azalır.
 
       Gamma ( g ) Radyoaktiflik :  Bir çekirdeği uyarılmış bir halden, daha az uyarılmış veya kararlı hale getiren elektromanyetik bir ışınım kuvantumunun yayımıdır. Radyoaktif dönüşünler az veya çok hızlı olurlar. Göz önüne alınan element çekirdeğin yarısının parçalanması için gerekli süreye “ Periyot ” denir. Dış etkenlerin hiç birine bağlı değilmiş gibi görünen bu periyot çekirdekten çekirdeğe çok değişir. Bir saniyenin milyarda birinin binde biri ( 10-12 ) kadar süren periyotlar olduğu gibi 1017 yıla ulaşan periyotlar olduğu bilinmektedir. Nükleer tepkimelerde, tabiatta bulunmayan radyoaktif çekirdekler elde edilebilir. Bu olaya suni radyoaktiflik denir.  
Radyoaktiflik hemen hemen bütün bilimsel ve teknik alanlarda geniş bir uygulama alanı bulur. Radyoaktif izotopların nükleer tepkimelerinden tekniğin birçok dalında kontrol aracı olarak faydalanılır. Bu kontrolde özellikle radyoaktif bir elementin
radyoaktif olmayan bütün izotoplarıyla aynı özellikleri göstermesinden yararlanılır. Radyoaktif uygulamalardan bazı bilim dallarında şu şekilde yararlanılmıştır:
 
      Kimyada Uygulamalar : “Işınım Kimyası” adında yeni bir kimya dalı gelişmiştir. Bu dalın konusu ışıma altında gelişen yeni kimyasal tepkimelerin incelenmesidir. Bu işlemlerde kobalt 60 gibi radyoaktiflik derecesi çok yüksek kaynaklar kullanılır. 
      Biyoloji ve Tarımdaki Uygulamalar : Radyoaktifliğin en geniş uygulaması bu alanda bulunur. Bitkinin bünyesine düşük miktarda karbon 14 verildiğinde, bünyede karbon izlenebilir. Radyoaktif ışınımlar canlı hücreler üzerinde büyük etki yapar; bu hücreleri önce değişikliğe uğratır, sonra öldürür. İnsan için çok zararlı olan bu etkiler tarımda çok yararlıdır. Böylece çok çabuk olgunlaşan yeni bir domates türü geliştirilmiştir.  
      Tıbbi Uygulamalar : Işınımla hücrelerin yok edilmesi kanser ve tümör tedavisinde metot haline gelmiştir; bu amaçla X ışınları uzun süredir kullanılıyor.
 
      Metalürjideki Uygulamalar : Radyoaktiviteden çeliğin katılaşmasını, metalürjik tepkimelerin kinetiğini   vb. incelemekte yararlanılır. Bu yolla metallerin yayılması kolayca izlenir.
 
      Tarih ve Jeolojide Uygulamalar : Ahşap eşyanın veya kumaşların yapıldığı tarih, karbon 14 metoduyla kesin olarak bulunur. Bu usul eski medeniyetlerin incelenmesinde çok yararlıdır.
 
1.      Albert EINSTEIN : Alman asıllı fizikçi 1879 yılında Ulm’ da doğdu, 1955 yılında Princeton’ da öldü. Çocukluğunda Münih’ de yaşadı ve ilk öğrenimini burada yaptı. Lise öğrenimini 1894’ de İsviçre’ de tamamladı ve 1896’ da Zürich Politeknik  enstitüsüne girdi. Sonradan İsviçre vatandaşı oldu ve sırp asıllı bir kız öğrenci ile evlendi. Sonra Berlin’ de federal patent dairesinde görev aldı. Bu görevden arta kalan zamanlarda çağdaş fizikte ortaya atılmaya başlanan problemler üzerinde düşünmek fırsatını buldu. Önce atomun yapısı ile Planck’ ın kuvanta teorisi ile ilgilendi. Brown hareketine ihtimaller hesabını uygulayarak bunun teorisini kurdu ve Avogadro sayısının değerini buldu. Kuvanta teorisinin önemini ilk anlayan fizikçilerden birisi oldu ve bunu ışıma enerjisine uyguladı. Bu da  onun, ışık tanecikleri veya foton’ lar hipotezini kurmasını sağladı. Bu yoldan fotoelektrik olayını açıklayabildi ve bunun kanunlarını buldu. Bu çalışmalarını açıklayan ve 1905 yılında Annalen der Physik’ te ( Fizik Yıllığı ) yayımlanan iki yazısından başka, üçüncü bir yazısı daha çıktı ve bu yazıda bağlılık teorisinin temelini attı. Teorileri sert tartışmalara yol açtı. 1909’ da Zürich Üniversitesinde öğretim görevlisi oldu. Prag’ da bir yıl kaldıktan sonra, Zürich Politeknik okuluna profesör oldu. 1913’ de Berlin Kaiser – Wilhelm enstitüsünde verdi ve Prusya Bilimler akademisine üye seçildi. İsviçre yurttaşı olarak Birinci Dünya Savaşında tarafsız kaldı. İkinci defa evlendi; bu yirmi yıl içinde birçok özlü inceleme yazısı yayımladı ve bunlarda yavaş yavaş teorilerini geliştirdi. 1921’ de Nobel Fizik Ödülünü kazandı.
 
Yabancı ülkelere bir çok gezi yapmakla birlikte 1933’ e kadar Berlin’ de yaşadı. O sıralarda Almanya’ da ki nasyonal sosyalist rejimin tutumu dolayısıyla Almanya’ dan ayrılmak zorunda kaldı. Paris’ te Collėge de France’ ta ders verdi; burdan Belçika’ ya oradan da İngiltere’ ye geçti. Son olarak Amerika Birleşik Devletleri’ ne giderek Princeton üniversitesinde profesör oldu. 1940 yılında Amerikan vatandaşlığına geçti. Einstein hiç şüphesiz çağımızın en büyük bilginidir. Matematik, fizik alanında çalışmaları modern bilimi büyük ölçüde etkiledi. Kendisi özellikle zaman ve uzay için düzenlenmiş bağlılık ( izafiyet ) teorisiyle tanındı. Bu teori üç bölüme ayrılır: Newton mekaniğinin kanunlarını değiştiren ve kütle ile enerjinin eşdeğerli olduğunu öne süren sınırlı bağlılık ( 1905 ); eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait çekim teorisini veren genel bağlılık ( 1916 ); elektro – manyetizma ve yerçekimini aynı alanda birleştiren bir teori denemesi. Bu teorilerin gerçekliği, özellikle büyük kütleler veya hızlar söz konusu olduğu zaman atom fiziği ve astronomi alanında yapılan parlak deneylerle ispatlanmıştır.  
Ayrıca Einstein insancıl hareketleriyle de tanındı, barışseverdi, haksızlığa karşıydı. Atom bombasının insanlık için büyük bir  tehlike olduğunu biliyordu. Bütün gücüyle atom enerjisinin uluslar arası bir kontrole bağlanmasına çalıştı. 
2.     Sir James CHADWICK :  1891 Manchester doğumlu Sir James Chadwick, ingiliz asıllı fizikçidir. Öğrenimini Rutherford’ un öğrencisi olarak Manchester üniversitesinde Almanya’ da yaptı; Birinci Dünya Savaşı’ nda orada göz altına alındı. 1919’ dan 1935’ e kadar Cambridge’ de çalıştı. Değişik nükleer fizik problemlerini, özellikle çekirdeklerin yüklenmesini ve elementlerin, alfa ışınlarıyla, suni parçalanmasını inceledi. 1923’ te, Cavendish laboratuarı araştırmalar bölümü müdür yardımcısı, 1927’ de Royal Society üyesi oldu. 1935’ de Liverpool üniversitesi fizik kürsüsüne geçti ve İkinci Dünya Savaşı’ nda, Los Alamos’ ta ki İngiliz atom araştırmalarını yönetti, 1948 yılında Cambridge’de bir kolejin müdürlüğüne getirildi. Döteryumun gama ışınlarıyla parçalanmasını sağlayarak nükleer fotoelektrik etkiyi buldu. 1932’ de nötronun yapısını keşfetti ve 1935’ de Nobel Bilim Ödülünü kazandı.  
3.     Wolfgang PAULI :  1900 yılında Viyana’ da doğan Pauli 1958’ de Zürich’ te öldü. Avusturya asıllı fakat İsviçreli idi. Münih’ te okuduktan sonra 1921 yılında Göttingen’ de ve Kopenhag’ da asistanlık yaptı. 1928’ de Zürich Federal Politeknik okulunda teorik fizik profesörlüğüne tayin edildi. 1940’ tan itibaren Princeton’ da ders verdi ve 1946 yılında Zürich’ e döndü. Heisenberg ile birlikte manyetik alanların kuvanta teorisini kurdu ve Kopenhag okulunun en ileri, en ünlü temsilcilerinden biri oldu. Pauli ilkesi de denilen ünlü ihraç ilkesini ortaya attı. Sonradan bu ilke, birleşme değerinin yorumuna ve iki cismin aynı anda aynı uzay parçası içinde bulunamayacağı kavramına yol açtı. 1931 yılında Fermi ile nötrino’ ların varlığını teorik olarak ispatladı. Bu hipotez çok daha sonraları deneysel yoldan ispatlanabildi. W. Pauli 1945 yılında Nobel fizik ödülüne layık görüldü. 
Pauli İlkesi : 1924’ te ortaya atılan, aynı uzay hücresinde ( mesela atom ) bulunan spinli taneciklerin gösterdiği bağdaşmazlıklarla ilgili ilkedir. Bu ilkeye göre n  herhangi bir tamsayı olmak üzere, spinleri  n + ½ olan özdeş tanecikler aynı enerji seviyesinde bulunamaz. Elektronlar, protonlar, nötronlar Pauli ilkesine uyar. Bu ilkeden
elektronların bir atomun değişik enerji seviyelerindeki dağılışları, enerji seviyeleri arasında mümkün olan geçişler ve taneciklerin uyduğu istatistik hakkında temel sonuçlar çıkarılır. Buna ihraç ilkesi de denir.
 1.     Percy Williams BRIDGMAN : Amerikalı fizikçi Bridgman 1882 yılında Cambridge, Massachusetts’ de doğdu, 1961 yılında Randolph, New Hampshire’ de öldü. Mezun olduğu Harvard üniversitesinde 1926’ da matematik ve fizik profesörlüğüne getirildi. Yüz binlerce atmosfere ulaşabilen yüksek basınçlar elde etmeğe çalıştı ve bunların etkisi altındaki maddenin özelliklerini inceledi. Böylece, 1914 yılında sudan daha yoğun sayısız buz çeşitleri ve 12000 atmosferde değişmeyen siyah fosforu buldu. Aynı zamanda metallerin ısı ve elektrik iletkenlerini inceledi ve basınca göre değişkenliklerini gösterdi; bundan başka billûrların niteliklerini de inceledi. Bağlılık ve kuvanta teorilerinin fizik teorileri üzerindeki etkilerini araştırdı ve 1946 yılında Nobel Fizik Ödülü kazandı. 
2.     Donald Arthur GLASER : 1926 yılında Cleveland’ da doğan Rus asıllı Amerikan fizikçisi Donald Arthur Glaser, Cleveland teknoloji enstitüsünde okudu. Burada öğrenim gördükten sonra 1949 yılında Michigan üniversitesine girdi. Bundan sonra da 1959 yılında Kaliforniya üniversitesine profesör olarak girdi. Sıvı hidrojenli veya helyumlu kabarcıklar odasını icat etti. Bu alet yüksek enerjili partiküllerin varlığını tespite ve incelemeye yarayan Wilson odasının gelişmiş bir şeklidir. Bununla 1960 Nobel fizik ödülünü kazandı.
 Bir kabarcığın veya başka bir sıvı içinde yüzen bir sıvı damlasının yüzeyinin bütün noktalarda yüzey gerilimi aynı olduğu için kabarcık veya damla küresel bir şekil alır. Sıvı zarları esnek olduğu için uygun tutucular ve karkaslar kullanılarak damlaya sonsuz değişken şekiller verilebilir. İçinde, mesela oksijen gibi bir gaz bulunan bir kabarcığı bir elektro mıknatısın kutupları arasına koyarak kabarcığın alacağı şekilden gazın ne çeşitli bir manyetik ( para veya diyamanyetik ) olduğu anlaşılır. Kabarcıktaki renklenme olayı bir ince tabaka içine girişim olayıdır.
3.      Alfred KASTLER : 1902 yılında Guebwiller, Haut–Rhin’ de doğdu ve 1984’ te öldü. Fransız asıllı fizkçi 1921’ de Ėcole Normale Supėrieure’ e girdi. Colmar lisesinde, daha sonra Bordeaux fen fakültesinde ( 1931 ) öğretmenlik yaptı. 1941’ de Ėcole Normale’ in fizik laboratuarına döndü. Orada genç araştırmacıları topladı ve yetiştirdi. Paris Fen fakültesinde profesör, Optik enstitüsü konseyi başkanı, Bilimsel araştırmalar milli merkezi yönetim kurulu üyesi oldu. 1958’ den sonra atom saati laboratuarını yönetti. Kastler bilimsel çalışmalarını, ışık tayf çekimi usulleriyle Hertz dalgalarla tayf çekimi usullerini birleştirerek yeni gelişmeler getirdiği fiziksel optik olayların incelenmesine ayırdı. Kastler ayrıca kuvanta elektroniğinin ustalarındandır. Özellikle 1950’ de yardımcısı Jean Brossel ile ortaya koyduğu bir atom içindeki elektron topluluğunun evirtimini gerçekleştiren bir usulle tanınır; “ Optik Pompalama ” adıyla bilinen bu usul, cisimlerin fiziksel özelliklerinin incelenmesi için düşünülmüş, sonradan maser amplifikatörleri ve lazer ışını yayıcılarında çok önemli bir uygulama alanı bulmuştur. Ayrıca hassas magnetometrelerde ve atom saatlerinde de faydalanılır. Kastler ayrıca G. Bruhat’ ın Fizik Üstüne İnceleme adlı kitabındaki optiğe ayrılmış kısmı yeniden gözden geçirdi ve hataları düzeltti.
 
4.      Dennis GABOR : Macar asıllı İngiliz fizikçisi, 1900 yılında Budapeşte’ de doğdu, 1979 yılında öldü. Budapeşte ve Berlin Politeknik okullarında yüksek öğrenimini tamamladı. Sonra Alman teknik araştırma laboratuarında özellikle Berlin Siemens ve Halske firmalarında çalıştı. 1933’ de İngiltere’ye gitti çeşitli firmalarda araştırmacı olarak çalıştı. 1949’ da Londra’ da ki İmperial College of Science adn Technology’ de uygulamalı elektronik fizik profesörü oldu. Ayrıca Stamford’ da ki araştırma laboratuarlarında çalıştı. 1948’ de bulduğu ve daha sonra geliştirdiği holografi yöntemiyle 1971 Nobel fizik ödülünü elde etti. Gabor’ un katot osilografisi, manyetik mercekler, gazlarda boşalma ve bilgi kuramı ile ilgili çalışmaları vardır. Ayrıca 1963 yılında “Geleceği Yaratalım ” adında bir kitap yazmıştır. 
Hologram İlkesi : 1947 yılında D. Gabor tarafından ortaya atıldı. Uygulamaya geçişi ancak 1963 yılında başlayabildi. Hologram bir cisim tarafından yayılan veya dağıtılan bir dalganın, bu cisimle ilgisi olmayan ve karşılaştırma dalgası denilen bir dalga ile üst üste gelmesinden doğan girişimleri kaydeden bir fotoğraf plağından meydana gelir. Bu iki dalganın girişim yapması, bunun için de aynı ışık noktasından çıkması ve kaynağın mümkün olduğu kadar tek renkli olması gereklidir. Bu sebeple tek renkli ve ışık şiddeti yüksek olan lazer, bu yeni teknikte hızlı ilerlemeler sağladı.  
            Bir hologram elde etmek için, bir lazer demeti yarı saydam bir ayna ile ikiye bölünür; aynadan yansıyan ışınlar merceklerden geçmeden, bir fotoğraf klişesini aydınlatır; aynanın içinden geçen ışınlar ise fotoğrafı çekilecek nesnenin üzerine düşer. Nesne bu ışıkların bir kısmını kırar ve kırılan ışınlar da aynı şekilde fotoğraf klişesini aydınlatır. Gelen bu iki demetin fazları aynı değildir ve klişe üzerinde, girişim saçaklarından, çok ince ve küçük bir ağ meydana gelir. Çıplak gözle incelendiğinde bu saçaklar görülmez. Buna karşılık mikroskopta girişim saçakları görülür. Bu saçakların dağılışı cismin şekline bağlıdır. Fotoğrafın alınması sırasında kullanılan karşılaştırma dalgası ile hologramı aydınlatarak cisim tekrar meydana getirilebilir. O zaman cismin fotoğraf anındaki konumunu tam olarak veren bir görüntü gözlemi yapılabilir. Bunun için hologram yarı saydam bir aynaya çarpan bir lazer demetinin yansıyan kısmıyla aydınlatılır. Hologramın içine bakılarak aynadan geçen ışınların girişimi sonucunda cismin kabartılı bir görüntüsü elde edilebilir. Burada gerçek bir kabartı söz konusudur; Çünkü gözlemi yapan kişi başını hafifçe oynatarak paralaks etkilerini meydana çıkarır; yani cisim, çıplak gözle görülmesinde olduğu gibi, bir fon üzerinde yer değiştiriyormuş gibidir.  
            Hologramların gerçekleştirdiği cisimler, düzlem cisimler, yani bir fotoğraf emülsiyonu üzerinde maddeleştirilmiş cisimler veya üç boyutlu cisimler olabilir. Hologramın sayısız uygulamaları arasında en önemlileri, bir yandan hologramların üst üste konulmasıyla hareket halindeki cisimlerin veya bazı cisimlerin küçük şekil değiştirmelerinin meydana çıkarılması, öte yandan hesap makineleri ile harflerin yeniden tanınmasıdır.  
5.     Ernst RUSKA : Alman fizikçi Enst Ruska 1906 yılında heidelberg’ de doğdu. 1949 yılında Batı Berlin üniversitesinde elektronik optik profesörü oldu. Elektronik optik ve elektronik mikroskoplar üzerine temel araştırmalar yaptı ve bu araştırmalar sonunda elektronik mikroskobu gerçekleştirdi.

çevremiz ve çevre kirliliği

1/11/2008 12:39

ÇEVRE

   Çevre denen kavram hepimizin içinde olduğu ama birey olarak bizim dışımızda olan canlı ve cansız varlıkların bütünüdür. İlk insanın ortaya çıkmasıyla insanın çevreyle ilişkisi başlamıştır. İnsan sayısı arttıkça çevre ile etkileşimde artarak bugünkü duruma gelindi.
   Çevremizdeki canlı varlıklar; bitkiler, hayvanlar ve gözle görülemeyen organik bakteriler vb. Cansız varlıklar ise hava, toprak, güneş, su ve insan eliyle yapılmış yapıtlardan ibarettir
Canlı çevresiyle bir bütündür. Çevreyi oluşturan canlı yada cansız varlıklardan bir veya birkaçı olmazsa canlı yaşamını devam ettiremez. Canlı ve cansız varlıklar sürekli bir etkileşim içindedirler.

İNSANIN ÇEVRE İLE ETKİLEŞİMİ

Yukarıda da bahsettiğim gibi canlı ve cansız varlıklar birbirleri ile etkileşim içerisindedir. İnsan da bunlardan biridir. İnsan canlı çevreden bitkiler, hayvanlar, bakteriler; cansız çevreden hava, su ,toprak ve güneşten faydalanmaktadır. Bu ilişki bir zincirin halkaları gibi birbiri ile bağlanmıştır. Nasıl zincirin bir halkası koparsa o zincir bozulur. Aynı bu bağlantı da onun gibidir. Bir tarafta olan eksiklik bütün varlıklara dolaylı biçimde yansır. Bunun en belirgin örneğini beslenmeye dayalı döngüde görüyoruz.
Besin zinciri dediğimiz olay yeşil bitkiler, hayvanlar, çürükçül bakteriler ve bizler, yani insanlar arasında geçer. Bu zincirin ilk halkası olan bitkiler kendi çevrelerinden yani güneşten besin yapabilmek için gerekli enerjiyi topraktan, suyu ve çürükçüller tarafından ayrıştırılan mineralleri ve havada CO2 alarak kendi için gerekli besini üretir. Bu işlem sonucunda havaya O2 verir. Bu O2 canlıların yaşamını sürdürebilmesi için yaptığı solunum olayı için gereklidir. Hayvanların bazıları besin için bitkileri yerler, bazı hayvanlar ise canlı yiyerek beslenirler. İnsanlar ise hem bitki hem de hayvan yiyerek beslenebilirler. İnsanlar aldıkları besinin yakılması için O2  kullanırlar. Böylece besinlerden faydalanırlar. İnsanların ve hayvanların ölmesi, bitkilerin ise kuruması ile bu canlılar toprağa geçerler. Toprakta ise bizim göremediğimiz ancak faydalı olan ayrıştırıcı bakteriler mevcuttur. Bu bakteriler toprağa dönen organizmaları ayrıştırarak hem kendi besinlerini üretirler, hem de bir şekilde çevre kirliliğini önlemiş olurlar. Ayrıştırılan minareller tekrar bitkiler tarafından kökleri vasıtasıyla alınarak fotosentez için kullanılır. Fotosentez için canlıların solunum sonucunda havaya verdikleri O2 de bitkiler için çok önemlidir. Bu döngü bu şekilde devam eder.
Şimdi bir düşünelim; bu canlı yada cansız varlıklardan herhangi birini yok sayarsak ne olur? Örneğin bitkilerin olmadığını yada yok olduğunu var sayalım. O zaman insanların yaşaması için gerekli olan solunumu yapılabilmesi için gerekli olan O2 bir müddet sonra tükenecek. Besin kaynağı olarak bitkilerden faydalanan hayvanlar açlıktan ölecek, insanlar besinsiz kalacak. Bunun anlamı dünyada ki canlı hayat bitecek.
Bu döngüde herhangi bir canlı türü yok olursa bir müddet sonra düğer canlılarda bundan etkilenecektir. Aslında çevremize baktığımızda doğa kendi arasında müthiş bir denge kurmuştur. Bu denge yavaş yavaş bozulmaya başladı ve bizde artık bundan etkilenir duruma geliyoruz. Ama sonumuzu farkında olmadan biz hazırlıyoruz.
İnsanlar çevreden en fazla yararlanan aynı zamanda en fazla zarar veren canlı türüdür. Bunun en belirgin örneği O2 kaynağımız olan ve içinde bir çok hayvanın doğal dengesini kurduğu ormanların yakılması, yok edilmesidir.        .


ÇEVRE KİRLİLİĞİ

Günümüzde çevre kirliliği önemli boyutlara ulaşmış ve insanlar tarafından hissedilir hale gelmiştir. Çevre kirliliğine yol açanların başında;
-   Hızlı nüfus artışına bağlı plansız yerleşme,
-   Gelişen sanayi ile fabrikaların çoğalması,
-   Tarım alanlarında aşırı ilaçlamanın yapılması bu nedenlerden sadece bir kaçıdır.


SU KİRLİLİĞİ

Su bütün canlılar için hayati önem taşımaktadır. Su yeryüzü ve gökyüzü arasında sürekli bir dolanım halindedir. İnsanlar ve diğer canlılar için gerekli olan su bu dolanımda alınır, kullanıldıktan sonra tekrar bu dolanıma geri verilir. Su kirliliği ise bu kullanım sonucunda oluşan artık maddelerin suya karışması sonucu oluşur.

Plansız Yerleşme: Nüfus artışına bağlı olarak artan nüfusun barınabilmesi için yapılan konutlar, büyük şehirlerde göç sonucu insanlar tarafından bilinçsiz ve plansız yapılan gecekonduların alt yapı eksikliğinden kaynaklanan kanalizasyon sıvılarının nehirlere ve oradan da denizlere karışmasıyla gerçekleşiyor, bu canlılar için tehlike yaratıyor.
Fabrikanın Etkisi: Gelişen sanayi ile birlikte çoğalan fabrikaların denetimsiz ve sonuçları düşünülmeden kurulmasıyla ortaya çıkar. Fabrikalar atık maddeleri arıtmadan denize veya herhangi bir su birikintisine boşaltır. Bu zehirli atıklar su birikintilerinde veya denizlerde yaşayan canlıların yaşamlarını tehdit ederler. Zehirlenen balıklar ölür, ölmeyenler ise balıkçılar tarafından tutulup bizim sofralarımızda bizim sağlığımızı tehdit ederler.
Tarım İlaçları : İnsanlar tarım alanlarında daha fazla ürün alabilmek için gübre dahil olmak üzere birçok kimyasal madde kullanırlar. Aşırı kullanılan ilaçlar torakta verimsizliğe ayrıca yağmur sularıyla birlikte topraktan süzülüp yer altı sularına karışır. Buda kirliliğe yol açar.


HAVA KİRLİLİĞİ

Hava kirliliği; evlerin, fabrikaların bacalarından  çıkan dumanlar, taşıtların egzozlarından çıkan zehirli gazların havaya karışmasıyla gerçekleşir. Hava kirliliği bir anlamda havadaki CO2 miktarının artması O2 miktarının azalması anlamına gelmektedir. Hava kirliliğine neden olan etkenler;
Motorlu Taşıtların Artması ; motorlu taşıtların icat edilmesiyle ulaşım oldukça kolaylaştı, fakat bunun yanı sıra araçlardan çıkan zehirli gazlarda fazlalaşarak hava kirliliğine neden oldu.

Nüfusun Artması-Sanayi Gelişimi ; nüfusun artmasıyla insanlar tarafından tüketilen odun, kömür miktarı da artmıştır. Ancak insanların  gelir seviyesinin düşük olması ve buna bağlı olarak ısınmak için kullanılan kömürün kalitesinin düşük olması bu yanma sonucunda havaya daha fazla CO2  verilmesine neden oluyor.
Fabrikaların ise üretim sonucunda bacalarından çıkan dumanlar hava kirliliğine neden olan bir diğer etkendir.
Ayrıca günümüzde önemli olan konulardan biride ozon tabakasının incelmesidir. Buda hava kirliliğinin neden olduğu bir zarardır. Ozon tabakasında bu incelme devam ederse, insanlar için tehlikeli olan ve güneşten gelen zararlı ultraviyole ışınlar canlı sağlığı için büyük bir tehdit oluşturacak.
Havadaki CO2 ‘in su buharıyla birleşmesi sonucu asit yağmurları oluşur. Buda hem insanlar hem de bitkiler için oldukça zararlıdır. Bunun yanında yine havadaki CO2 miktarının artışına bağlı olarak  dünyamızın aşırı ısınması ve iklimlerde, bitki örtülerinde değişikliğe neden olur. Kutupların ısınması buzulların erimesine, buzulların erimesi deniz seviyesinin yükselmesine buda deniz seviyesindeki yerleşim yerlerinin tehlikeye girmesine yol açar.


TOPRAK KİRLİLİĞİ

İnsan artıklarının ve sanayi atıklarının sağlığa uygun olarak ortadan kaldırılması ve tarım ilaçlarının bilinçsizce gereğinden çok kullanılması sonucu oluşur. Ayrıca kirlenmiş suyla sulama yapılmasıda etkilidir.

İnsanların Etkileri : İnsanlar evlerinin atıklarını genelde toprağa bırakırlar. Bunun yanı sıra yerleşim, ulaşım veya herhangi bir sebepten dolayı ormanların tahrip edilmesiyle ortaya çıkan erozyon da torak için önemli bir tehlike oluşturur.
Sanayi Atıkları : Sanayi atık sularının torağa sızması, katı ve ayrıştırılması zor atıkların toprak yüzeyine bırakılması sonucu oluşur. Üretilen plastik türü maddeler yada piller doğaya bırakıldıklarında ayrıştırılması yüzyılları bulabilen maddelerdir.
Toprak kirliliği; insanlara direk olarak, toprağın veriminin düşmesi, kullanılmaz hale gelmesiyle kendini gösterir. Dolaylı olarak ise kirli toprakta yetişen meyve yada sebzeleri yememizle bizde hastalık olarak kendini gösteriyor.*Toprakta hemen dönüşüme uğramayan maddeler torakta kalıcı kirliliğe yol açar. Bunlar açılan derin kuyulara gömülerek etkiler azaltılabilir.* (Fen İlkokul 5 - F-6)
Sanayide yeniden kullanılan maddeler geri dönüşümle tekrar kullanılabilir hale gelir böylece kirliliğe yol açmaz.  

BESİN KİRLİLİĞİ

Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için besine ihtiyaç duyarlar. İnsanlar beslenme ihtiyaçlarını hem bitkilerden hem de hayvanlardan sağlarlar. Ancak besinlerin insanlar için uygun niteliğe sahip olması gerekir. Besin kirlenmesi değişik şekillerde olur. Kimi zaman toprak kirliliğinden, sulama yapılan suyun kirli olmasından bitkinin bünyesinde zararlı maddelerin depo edilmesiyle, kimi zaman ise taşımanın sağlıksız koşullarda yapılmasıyla gerçekleşiyor.

Ayrıca üretimin yapıldığı ortamın kirli olması da etkenlerden bir diğeri. Meyve ve sebzeler iyice yıkanmadan yenmesiyle bu bitkileri yiyen hayvanların insanlar tarafından tüketilmesiyle insan vücuduna girer. Buda insanın hastalanmasına ya da zehirlenmesine yol açar.
Aslında en önemlisi ve bütün bunların olmasını engelleyebilecek olan insanlarda bu bilincin uyandırılmamasıdır. Eğer bu bilinç verilmiş olsa  bütün bu işlerde titiz davranılır ve herşeyin en başından itibaren sonuçları düşünülerek işe başlanırdı.
Çevre duyarlılığının gelişmesi ve korunması amacıyla kurulan gönüllü kuruluşlar vardır. Doğal Hayatı Koruma Derneği, Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Vakfı, Türkiye Çevre vakfı bunlardan bir kaçıdır.


İLKÖĞRETİM KADEMESİNDE ÇEVRE BİLİNİCİ

Aslında ilköğretim kademesine gelmeden çocuklarımızda bu bilinci uyandırmalıyız. Çok basit olarak çevrenin ne olduğu, ne gibi faydalarının olduğunu onlara anlatabiliriz. Yere çöp atmamayı, etrafı kirletmeme gibi olguları verebiliriz. Bu olgular yaş ilerledikçe daha belirgin hale geçer. İlköğretim 4. 5.sınıflarda Fen Bilgisi dersinin kitaplarında * Canlılar ve Çevre* , * Canlılar ve Biz*, * İnsan ve Çevre*, * Sağlığımız ve Çevre * gibi ünite başlıkları altında görülmektedir.
Öğretmenlerden aldığım bilgiye göre öğretmenler 1. sınıftan itibaren bu konu hakkında öğrencilere bilgi verdiklerini, 4.5. sınıfta ise ünite işlenirken konunun canlı örnekleriyle bire bir verdiklerini öğrencilerin katılmasını sağladıklarını ve böylece onların ne düşündüklerini öğrendiklerini, ayrıca çöp toplama, ağaç dikme gibi faaliyetlerde bulunduklarını anlattılar. Öğrencilerin çevre konusunda yetişkinlerden daha duyarlı olduklarını, televizyonlarda gördükleri hayvan katliamlarını, balık ölümlerine çok üzüldüklerini söylediler. Ayrıca bunların sadece hayvanlarla sınırlı kalmadığını zehirlenen balıkları yiyen insanlarda rahatsızlandığını biliyorlar.
Öğretmenlerin birçoğu Fen Bilgisi dersi dışında diğer derslerde de bu konunun konuşulabildiğini söylediler. Günlük herhangi bir olaydan çevre konusu açılabiliyor ve bu konu hakkında konuşulabiliyor.
Günümüzün çocukları bu şekilde devam ederlerse geleceğin iyi birer çevrecisi olabilir.
Gittiğim okulda gördüğüm bir faaliyet çok hoşuma gitti. Karton kutular yapılmış ve okulun içinde çeşitli yerlere koyulmuş. Bunların içine artık kağıtlar, plastikler atılıyor. Böylece bunların tekrar kullanılması sağlanıyor. Öğrencilerde bunu çok zevkli bir şekilde yapıyorlar.


ALINAN ÖNLEMLER

İnsanlar artık çevre kirliliğinin farkına vardılar. Kirliliği önlemek için tedbirler aldılar. Bunların arasında; şehirler için imar planları yapılması ve bu planlar uyarınca fabrikaların şehir dışında yapılması böylece toprak ve su kirliliğinin önlenmesini sağlayacaktır. Ayrıca bacalara filtre takılması ve atıklar içinde arıtma tesisi kurulması  zorunlu hale gelmiştir. Isınma amacıyla doğal gazın kullanılması, araçlarda kurşunsuz benzin kullanımı teşvikiyle hava kirliliği önlenmeye çalışılmaktadır. Ayrıca belediye ve bazı derneklerce çevremizin güzelleşmesi için parklar, bahçeler yapılmakta, nesli tükenmekte olan hayvanlar  koruma altına alınmaktadır.
Bu gibi önlemler alındıktan sonra sürekli denetim yapılmalı, sağlığa uydun olmaya yerler kapatılmalı.

Buna göre; İlköğretim kademesinde ise çocuklara tutumlu olmaları, yere çöp atmamaları, boşa kağıt harcamamaları konusunda bir uygulama yapılabilir. Örneğin çocuklara yere çöp atmadıkları taktirde (+) verilebilir. Bu baştan (+) almak için yapılacaktır ama daha sonra alışkanlık kazanılacaktır ve sadece çevresel faaliyetler ünitelerle sınırlı olmamalıdır. Bütün eğitim-öğretim dönemi içinde yapılmalıdır. Böylece bizde olmayan ya da yetersiz olan çevre bilincinin gelecek nesilde olmasını sağlayabiliriz.


KAYNAKLAR

İlköğretim çevre, sağlık, trafik, okuma 5 
(T.Fikret Çağıran / Sevgi Nur Petsoy /M.Metin Arslan / Sevgi Dinçkal / Semra Gürtan
/ Hanım Özhan / Şakir Güneş / Leyla Fidenay / Osman Alacak)
Milli Eğitim Basımevi – İstanbul, 1996 M.E. yayınları

   İlköğretim Fen Bilgisi 5   
(Müjgan ÖĞMEN/Ali ÖĞMEN)
Ali ÖĞMEN Yayınları 1995-1

İlköğretim Fen Bilgisi 5
(Cengiz Yalçın / Hamza Yılmaz / Musa Doğan / Selma Şimşek / Şevket Üzün / Tevfik Yıldırım / Nuri Korkmaz / Gülçin Gültiken / Cemile Taşçıoğlu / Arife Evrensel / Sadakat Özdemir)
Milli Eğitim Basımevi – İstanbul, 1994
  
Testli-Uygulamalı Çevre, sağlık, trafik, okuma 4    (Nazmi Şentürk)
Mutlu Yayıncılık San. Ve Tic. Ltd. Şti. Ocak, 1993

Genetik Alandaki Gelişmeler

1/11/2008 12:39

Özellikle son on yılda genetikte büyük ilerlemeler sağlandı. Sadece insan genetiğini değil, bitki ve hayvan yapısını da anlamaya yönelik çalışmalar her geçen gün yoğunlaştırılıyor. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere emperyalist ülkeler bu alana milyonlarca dolar yatırmış bulunmaktadırlar. Genetik müdahaleyle elde edilen ürünler çoğalıp daha az maliyetle yüksek kârlar sağlaması, bu alandaki yatırımları artırmaktadır.

 Genetiğe indirgenen yaşam
 Işık hızının bilinenden 300 kat fazla olduğu iddiası ve bunun var olan yasalar üzerindeki olası sonuçları bilim insanları tarafından tartışıladursun, genetik alandaki son gelişmeler, yaşamımız üzerinde doğrudan etki yapabilecek nitelikte. Geçtiğimiz aylarda yapılan bir açıklamaya göre İnsan Genom Projesi adı altında yürütülen ve insanda bulunan genetik malzemelerin tümünün haritasını çıkarmaya yönelik çalışmaların son aşamaya geldiği duyuruldu.
 ABD ve İngiltere’nin ortaya attığı ve 1980’lerin ortalarından bu yana üzerinde çalışılan proje tamamlandığında, insan DNA’sının yapısı, düzeni ve işlevleri konusunda birçok bilgi hazır olacak. Bu bilgiler, bilinmeyen birçok hastalığın tedavisini kolaylaştırırken, yüz yıllardır katılımsal olarak bilinen bozukluklara da çözüm olanakları sunacak.
 Ama her olanağın gerçeğe dönüşmesi koşullara bağlıdır. Eğer söz konusu projeyi özellikle emperyalistler yürütüyorsa, bu olanakların beklenenin tersine kullanılacağı kuşkusuzdur. Emperyalistler için diğer tüm projelerde olduğu gibi İnsan Genom Projesi’nin de iki amacı olduğu açıktır. Birincisi; uluslararası tekellerin daha fazla kâr hırsı, ikincisi; buradan elde edilen bilgilerle kitlelerin bilincini bulanıklaştırarak sistemin devamını sağlamak. Halk sağlığı, sağlıklı bir nesil oluşturulması gibi şeyler ise, tüm bu amaçları gizlemenin bir aracı olarak kullanılmaktadır.
 Ne kadar gen o kadar para
 Özellikle son on yılda genetik alanında büyük ilerlemeler sağlandı. Sadece insan genetiğini değil, bitki ve hayvan yapısını da anlamaya yönelik çalışmalar her geçen gün yoğunlaştırılıyor. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere emperyalist ülkeler bu alana milyonlarca dolar yatırmış bulunmaktadırlar. Uluslararası tekeller bu alandaki gelişmelerden daha fazla pay kapmak için özel laboratuvarlar kurarak araştırma sonuçlarını patentliyorlar. Bugün bu alanda patent sahibi olan birkaç tekel bulunmaktadır.
 Tekellerin bu alana yönelik yatırımlarının gün geçtikçe yoğunlaşmasının tek nedeni genetikteki iştah kabartan kârın yüksekliğidir. Genetik müdahaleyle elde edilen ürünler çoğalıp daha az maliyetle yüksek kârlar sağlaması, bu alandaki yatırımları artırmaktadır. Yeni müdahaleyle elde edilen ve önceki özelliklerden farklı yeni meyve, sebze ve bitki türleri, tekellere hem ucuza malolmakta hem de öncekini kat kat aşan bir ürün vererek kârı artırmaktadır. Doğrudan laboratuvarlardan elde edilen plastik steril pamuk, vanilyadan klonlamayla elde edilen hayvanlara ve genetik kodlarına müdahale edilerek daha kısa sürede büyüyen hayvan türlerine, daha fazla et veren hayvanlara kadar geniş bir alanda kolay kâr getirebilen bir sektör olması, tekellerin ilgisini bu alana yöneltti.
 İnsan Genom Projesi de bu çerçevede tekellerin iştahını kabartıyor. Birçok hastalığın genetik yapıya bağlı olduğunun ortaya çıkması, bu alandaki her buluşu kâr getirecek bir araca dönüştürüyor. İnsan sağlığını tehdit eden kanser vb. gibi hastalıkların tedavisinin ‘bulunması’, bu alanı cazip hale getirerek tekelerin daha fazla kâr elde etmesinin olanaklarını artırıyor.
 Uluslararası sağlık sigortası şirketleri, daha şimdiden genetik yapıya bağlı farklı hastalıkları ayrı ayrı sigortalıyorlar. Eğer tedavisi pahalı bir hastalık söz konusuysa, buna göre sigorta yapıyorlar. Örneğin 1970’li yıllarda ABD’de siyahlar arasında sık rastlanan Akdeniz anemisi denilen katılımsal hastalık için sigorta şirketleri, siyahların bu testten geçmelerini şart koşuyordu. Bu testi yapmayanlar ya da olumlu sonuçlar alanlar sigorta kapsamına alınmıyorlardı. Yeni sigortacılık ayrı ayrı genlere göre yapılacak ve paranızın yettiği kadar vücudunuzu kurtarabileceksiniz! Tekellerin genler üzerinde bu kadar titiz çalışmaları boşuna değildir. Çünkü onlar için keşfedilen her gen daha fazla kâr demektir.
 Genetik her derde deva mı?
 Kuşkusuz sermayenin amacı kârdır ama tek amacı bu değildir. Hatta genetik üzerine koparılan fırtınaya bakılırsa bu yönün gölgede bırakıldığı bile söylenebilir. Proje kapsamında ortaya atılan iddialara bakılırsa, bu alandaki gelişmelerin her derde deva olduğu iddia edilmektedir. Popüler bilim dergilerine, medyadaki haberlere, hatta Porf. Dr. ... imzalı makelelere bakılırsa yoksulla zengin, alkol kullananla kullanmayan, suç işleyenle işlemeyen arasındaki farklar genetik yapıya bağlıdır. Ve genetik yapı bilindiğin de tüm bu sorunlar çözülecektir.
 Aslında öteden beri ırk, cins, etnik özellikler ayrımı yapılır ve bunlar bir takım şeylerle açıklanmaya çalışılırdı. Bu açıklamalara çoğu zaman gülünüp geçilirdi. Ne var ki genetiğin gelişmesiyle birlikte bu tür farklı özellikler de ‘bilimle’ açıklamaya başlandı. Medyadaki haberlere inanılacak olursa, genler keşfedildikçe toplumun bütün sorunlarının kaynağı bilinecek ve çözüm yolları bulunacaktır.
 Son yıllarda, sonradan kazanılan birçok özellik genlere bağlanarak neredeyse toplumsal bütün özellikler genlerle açıklanmaya çalışlıyor. Akol, suça yatkınlık gibi özellikler artık birer kalıtımsal hastalık olarak kabul görmeye başlandı. Kimbilir proje tamalandığında küreselleşmenin neden zorunlu olduğu, özelleştirmelerin yararları, savaşların nedenleri de bulunmuş olacak (!?)
 İnsanı insan yapan niteliklerin doğuştan kalıtımsal olarak mı yoksa sonradan öğrenme yoluyla mı kazanıldığı sorunu eski bir tartışmadır. Bu tartışma sermayenin ihtiyaçlarına göre biçim almaktadır. Bugün de çevrenin insan yaşamına katkısı bilimsel araştırmalara göre yüzde 70-90 olmasına rağmen, sermayenin sözcüleri genetikteki gelişmeleri de kendilerine dayanak yaparak kalıtımı tek seçenek olarak sunmaktadır.
 Kalıtım mı, çevre mi?
 İnsanı belirleyen özelliklerin kalıtım mı çevre mi olduğu araştırmaları gelinen aşamada sermaye tarafından bilimsel bir tartışmanın ötesindedir. Sermaye, bilimin bulgularıyla topluma yön vermekten çok, kendi ideolojik ihtiyaçlarına göre bilimi kullanmaktadır. Genetiği de bu ideolojik çıkarları uğruna bolca kullanmaktadır.
 İnsan yaşamına ilişkin bütün hastalıklar, ilişkiler bir kez kalıtıma bağlandıktan sonra kapitalizm tarafından üretilen bütün olumsuzluklar giderilmiş, kapitalizm tertemiz bir sistem olarak aklanmış olacaktır. Kalıtım üzerine bunca gürültünün nedeni de budur. Yani yoksulluk, sınıflar arasındaki farklar, işsizlik, sömürü gibi kapitalizmden kaynaklı şeyler, genetiğe bağlanarak kaderimize razı olmamız isteniyor. Bir Amerikan işçisiyle Bill Gates, bir Sasa işçisiyle Sabancı arasındaki fark sınıfsal değil, genlerden kaynaklandığına bizi inandırmaya çalışıyorlar.
 Ciddi bilimsel dergilerden, medyadaki günlük haberlere kadar bir kampanya eşliğinde sürdürülen bu gerici propagandanın amacı varolan sömürü ilişkilerini gizlemektir. Aslında uzun süredir burjuvazi ekonomide ve felsefede yaptığını, biyolojide de yapmaya çalışıyor. Her ne kadar bir taraftan kuantum fiziğinin determinizmi geçersiz kıldığı üzerine propaganda yapılıyorsa da, diğer taraftan her gelişmeyi, ilişkiyi bu katı teoriyle açıklamaya çalışıyorlar.
 Sermaye için her şey basit bir mekanik ilişkidir. Ekonomi piyasayla, yönetim polisiye önlemlerle, sosyal çalkantılar silahla, hastalıklar da genlerle açıklanır! Bu basit mekanik açıklamaların kitleler arasında etkili olmadığını söylemek ise saflık olur! Bilimsel eğitim yetersiz, kulaktan dolma bilgilerle gelişmeleri öğrenen, üniversitelerin sermayenin çıkarlarına endekslendiği bir toplumda gerici mekanik düşüncelerin etkili olması kaçınılmazdır. Depremle ilgili onca bilimsel gelişmeye rağmen kitleler arasında geri fikirlerin yaygınlaşmasının tek nedeni, bilimin kitlelerden uzaklaşması, bu mekanik açıklamalardır.
 Tehlike çanları çalıyor!
 Genetikteki gelişmeler gerçekten toplum ihtiyaçlarına göre düzenlendiğinde insan sağlığını olumlu etkileyeceği kuşkusuzdur. Bundan dolayı genetikteki gelişmeler muazzam olanaklar sunmaktadır. Ne varki kapitalist ilişkiler bilimin gelişmesine toplum ihtiyaçlarına göre düzenlenmesine her adımda engeldir. Genetikte görülen gelişmeler bunu açıkça ortaya koymaktadır.
 Bir tarafta her türlü hastalığı tedavi edebilecek olanakların varlığı, diğer tarafta en basit hastalıkta ölen milyonlarca insan. Bir tarafta her türlü araçla donatılmış lüks hastaneler, diğer tarafta hastahane kapılarında ölen binlerce emekçi. Bugün insan yaşamının daha fazla nasıl uzatılacağı üzerinde çalışmalar sürdürülürken Afrika’da ortalama insan ömrü 26 gibi korkunç bir rakamda seyrediyor. Bugün emperyalistler savaşlarda kullanılmak üzere genetikten yararlanarak biyolojik silahlara milyarlarca dolar harcarken, milyonlarca insan açlıktan ölüyor.
 Birkaç olgu bile kapitalizmde bilimin geldiği boyutu göstermeye yetiyor. Bilim toplum yaşamını olumlu yönde etkileyen sağlıklı nesiller yetiştirilmesini sağlayan bir araçtan çok, toplum yaşamını tehdit eden bir araç durumundadır. Kapitalizm çürüdükçe, bilimin kapitalistler tarafından kullanımı daha tehlikeli bir boyut kazanıyor ve toplum yaşamını tehdit ediyor. Genetikteki gelişmeler de bu tehdidi fazlasıyla bağrında taşıyor.

ATATÜRK VE BİLİM

1/11/2008 12:39

ATATÜRK VE BİLİM

                        Ord. Prof. Aydın SAYILI

   Atatürk bilimin insan yaşamındaki önemli yerini Özgürlük Savaşımızın sona ermesi sıralarından başlayarak hemen her vesile ile tekrarlamış, vurgulamıştır. 22 Ekim 1922’de Bursa’da yaptığı bir konuşmada, Atatürk, Türkçe'si biraz sadeleştirilmiş şekliyle şöyle demiştir :
  
 Yurdumuzun en bayındır, en gözalıcı, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nedir? Orduların sevk ve idaresinde bilim ve fen ilkelerinin kılavuz edinilmesindedir. Milletimizin siyasi ve içtimai hayatı ile ulusumuzun düşünümsel eğitiminde de yol göstericimiz bilim ve fen olacaktır. Türk milleti, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiiri ile edebiyatı okul sayesinde ve okulun vereceği bilim ve fen sayesinde bütün olağanüstü incelikleri ve güzellikleriyle oluşup gelişecektir.

   Aynı yılın 27 Ekim günü de, yine Bursa’da, Atatürk şunları söylüyor :

Hiçbir mantıki kanıta dayanmaksızın birtakım geleneklere ve inançlara bağlı kalmakta ısrar eden milletlerin gelişmesi çok güç olur ve belki de hiç gerçekleşmez. Gelişim yolunda bağları koparamayan ve engelleri aşamayan uluslar akla uygun düşen ve gereksemelere ayak uydurabilen bir zihniyetle hayata bakamazlar. Bunlar engin hayat felsefelerine sahip başka milletlerin egemenliği altına girip onların tutsağı olmaktan kurtulamazlar.
  
   30 Ağustos 1924 günü Atatürk Dumlupınar’da yaptığı konuşmada da şöyle diyor :

Yaşamanın şartı uygarlık yolunda yürümek ve başarıya ulaşmaktır. Bu yol üzerinde ilerlemeyi değil de geriye bağlılığı benimseyenler, böyle bir bilgisizlik ve gaflette bulunanlar, evrensel uygarlığın coşup gelen seli altında bir gün boğulmaya mahkumdurlar.

   Yine aynı konuşmasında Atatürk şunları söylüyor :
     
Uygarlığın yeni buluşlarının ve fennin harikalarının cihanı değişmeden değişmeye sürükleyip durduğu bir devirde yüzyılların eskittiği köhne zihniyetlerle, geçmişe kölecesine bağlılıkla varlığımızı sürdürmemiz mümkün değildir.

   Atatürk’ün “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” kısaltılmış şekliyle yaygınca bilinen sözünün tam metni ise aynen şöyledir : 
  
Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir. Yalnız, ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekamülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takip eylemek şarttır.

   Bilindiği üzere “ilim” sözcüğünün anlamı, mana kapsamı, gayet geniştir. Hatta aslı Arapça olan bu sözcüğün, Osmanlıca’daki kullanışıyla, günümüzde artık yaygınlaşmış olan bilim sözcüğünden daha geniş anlamlı olduğunu söyleyebiliriz. Fen, ise temel bilimler, yani matematik, astronomi, fizik, kimya, ve tabiî bilimler anlamına gelir. Liselerimize ilişkin olarak “fen kolu” ve üniversitelerimize ilişkin olarak “fen fakültesi” terimlerimiz bunu açıkça gösteriyor. Demek ki kılavuzluğunda yürünmesini Atatürk’ün öğütlediği bilim şümullü ve geniş kapsamlı bir bilimdir. Topluma ve insana ilişkin her türlü dizgeli bilgi ve bilimsel çalışmayı içermek durumundadır. Fakat, ayrıca, bilimler arasında temel bilimlere, matematiğe ve doğaya ilişkin bilimlere, burada özellikle işaret edilmektedir.

   Bilimin insan yaşamındaki en gerçek yol gösterici olduğuna dikkatimizi çektiğine göre, demek ki Atatürk bilimden başka gerçek yol göstericilerimizin de bulunduğunu kabul etmiş olmaktadır. Oysa, bu cümlesinin hemen arkasından, bilim ile fennin dışında mürşit aramanın, bunları dışta bırakan kılavuzlar peşinde yürümenin, dünyadan habersizlik, bilgisizlik, ve sapıklık demek olacağını vurgulayarak ifade etmektedir.

   Demek oluyor ki, Atatürk, burada bilim dışında kılavuzlarımız olsa da, bunların bilimle bağdaşabilen, bilim anlayışına ters düşmeyen, yol göstericiler olmaları gerektiğine kesin bir dille işaret etmek ihtiyacını duymuştur. Başka bir ifade ile, Atatürk, en başta kesinlikle bilim gelmek şartıyla, diğer birtakım gerçek kılavuzlarımızın da bulunduğunu, fakat bunların bilim yöntem ve kurallarından pay alabilen ve bilim kadar olmasa da, yine de az çok dizgilileşmiş, özgünleşmiş durumda bulunan bilgi ve gözlemlerimiz olduğuna, yahut da bunların, örneğin aklımız ve tecrübelerimiz gibi, bilimi oluşturan temel öğeler arasında yer almaları gerektiğine isabetle parmak basmış oluyor.

   İcraât, eylem, daima bir karara ulaşmayı gerektirir. Toplumun çeşitli sorunlarına ilişkin olarak, yönetici ve işadamının, ister istemez, belli evrelerde ve zaman zaman, yeterli bilgiye sahip olmaksızın da kendine bir davranış yolu, eylem doğrultusu belirlemesi, yeğlemesi gerekir. Bu nedenle, bilimin ancak zayıf ışıklarından pay alabilen çeşitli alanlarda ve konularda aklımızdan, sağduyumuzdan ve kamu anlayışının bize göstereceği yollardan yararlanmak zorunluluğu vardır. Ancak, bunlar, bilimsel sınamalarla değerlendirilebilecek mahiyette veya nitelikte olmadıkları zaman bile, ayrıntı bilgisinden ve bilimsel düşence ve zihniyet örneklerinden esinlendikleri ya da bunların yardımına dayandıkları oranda, bize daha faydalı olabilirler. Demek ki aslında, başka gerçek kılavuzlarımızda bulunmasına rağmen, yine de bilim tek gerçek kılavuzumuz, en gerçek yol göstericimiz olmuş oluyor.

   Büyük Atatürk Türk ulusu için gerek maddesel ve gerekse dinsel, yani manevi alanlarda bağımsızlık, seçkinlik ve üstünlük sağlamak ve Türk milletini yüceltmek yolunda çeşitli doğrultularda çaplı bir takım süreçleri harekete getirmiş, hepimizin iyi bildiğimiz kalburüstü devrimlerini gerçekleştirmek için azimli girişimlerde bulunmuştur. Atatürk bu devrim ve reformlarında hep aklın kılavuzluğu altında ve geçmişte ki uzun tecrübelere, tarihsel yaşantılarımıza dayanan sağlam bilgi ışığında yürünmesi temel ilkesini her zaman için etkin ölçüde başatlı tutmaya özen göstermiştir.

   Bir yandan da, ulu önderimiz, temelsiz ve bâtıl düşünce ve inançlarla, muska, efsun ve üfürükçülük gibi ilkel ve çağdışı davranış ve uygulamalarla dizgeli ve yoğun bir mücadeleye girişmiş, ayrıca, üniversite inkılâbı ya da reformu ile yüksek öğretim kurumlarımızda bilimsel araştırmayı canlı bir süreç durumuna yükseltme tutumunun benimsenip edimselleşmesine doğru yakın tarihimizdeki en etkili adımın atılmasında önayak olmuş, böylece de yurdumuzda bilimin ve bilim zihniyetinin zafer yollarını açmıştır.

   Yukarıda aktarılan sözlerinin, kendisinden yapılan alıntıların, hepsinde Atatürk’ün bilim ile uygarlık arasında yakın ilişki kurduğuna ve her ikisini de dinamik yönleriyle vurgulamaya özen gösterdiğine tanıklık ediliyor. Batılılaşma teşebbüsümüzde en büyük güçlüğü doğuran bir sorun, örnek alınmış olan Batının büyük devingenliği, kendi kendini geride bırakma vasfı idi. Atatürk uygarlığın temeline bilimi koymakta ve Batı uygarlığının dinamizmini, esas itibariyle bilimden ve bilimin sınırsız gelişme yeteneğinden aldığına inanmaktadır.

Bilimin Önemi

1/11/2008 12:38

Yeni Yıla Tsunami ile Girerken Bilimin Önemi

İnsanın yer yüzeyinde farklı coğrafyalarda, çıplak yaşamdan günümüzün sıkı giyim-kuşam dönemine kadar önemli aşamalar geçirmiştir. Kar-kış, çamur, açlık, barınaksız geçen o günlerden avcılık ve toplayıcılıktan hayvanı evcileştirmek, tohumu ekmek, sonunda üretici konuma gelmek kolay olmamıştır. İnsan olmanın gereği bilgisini de kullanarak havaların ısınmaya başladığı, topraktan bitkilerin yeşerdiği her yeni başlangıcı kutlaması çok anlamlı. İnsanlar farklı coğrafyalarda evrimleştikleri için yeni yıl bir çok kültürde farklı şekilde kutlanmaktadır. Ancak temel tema yeni bir yaşama başlarken, geçmiş yıldan kalma bütün kötü ruhlardan kurtulmak, borçtan arınmak, geçmişin bir muhasebesini yapıp, yeni bir yıla bol şans ve aşk getirmesi beklentisi ile yeni yıl karşılanır. Kimi ateş yakarak, kimi metalleri birbirine vurup gürültülü sesler çıkararak kötü ruhları kovmaya çalışır, kimi ailenin birliğini korumak için büyük yemek partisi düzenler (hindi ağırlıklı yemek), doğada var olan tüm meyvelerden sebzelerden yemekler yapılır, ziyafetler verilir, kimisi yeni yıl öncesi kapının eşiğine para atarak üzerinden atlar ve bol bereket diler, kimi de yeni yılda kırmızı renkli iç çamaşırlar giyerek aşkına şans diler. Bütün bunlar Asya kökenli gelenekler ve bize kadar şu veya bu şekilde ulaşmıştır.

Ancak tropikal iklimin bu mevsimde sunduğu sıcak ortama dünyanın dört bir yanından gelen varlıklı turistlerle doğal cennette girmeye hazırlanan Asya halklarının bir anda deprem ve tsunami ile yaşamları cehenneme döndü. Hint okyanusunda meydana gelen depremin yarattığı tsunami'nin Afrika sahillerine kadar geniş bir alanı etkilemesi aklıma Hazreti Musa'nın asası ile Kızıl denize vurmasını getirdi. Rivayet o dur ki Yahudiler Mısırda Firavunun baskısından kurtulmak ister, kaçacak yer yok, her taraf sarılı, Hz. Musa kızıl denize asası ile vurur ve deniz yarılıp yol açılır, insanlar oradan geçerler. Basına yansıyan haberlerden, önce kıyılarda depremin kırdığı fay hattından dolayı su kütlesi geri çekilir, insanlar kıyıya balık tutmaya koşuşuyor ve ardından saatte 750 km hızla gelen 10 m yüksekliğindeki tsunami dalgalarının altında kalıyorlar.

Tsunami Nedir? Japoncada 'liman dalgası' anlamına gelen tsunami sözcüğü, tarihte 15 Haziran 1896'dan 8,5 büyüklüğündeki Meiji depreminden sonra kullanılmaya başlanmış. Çoğumuz her ne kadar tsunami'yi, Hollywood filmlerine korkutucu ve yüksekliği onlarca metreyi bulabilen dev dalgalarını sinema koltuklarına yapışarak dehşetler içinde izleyerek öğrendiysek de, film deyip geçiştirdiğimiz o görüntüleri ancak geçen Pazar günü Hint okyanusunda meydana gelen depremle öğrendik. Asya'nın fakir halkı, çoğunluğu daha eğitim bile görmemiş çocuklar, yaşlılar, yaşamlarında görmedikleri, ismini duymadıkları tsunami'nin dev su kütlesine evlerinde hazırlıksız yakalandılar.

Sorun Doğada Değil İnsanda  Açıkçası on binlerce insanın ölümü ve ölüm şekli çok acı. TV ekranlarına yansıyan resimler içler acısı, binlerce kilometreyi saran ve bölgenin jeolojik yapısının da gereği irili ufaklı binlerce adacık ve yerleşkelerin aniden su altında kalmasının yarattığı şaşkınlık. Bölge halklarının hallerinden belli ki yoksullar ve biricik geçim kaynakları balıkçılık ve turizm. Bütün bunların yine de sebebi bana göre insanın kendi eliyle yarattığıdır. İnsanın aç gözlülüğü, kıyıları getiri amacı ile kullanmak, doğanın cennetvari sunumunu para karşılığı başkasına peşkeş çekmek. TV ekranlarına yansıyan görüntüler bütün güzelim kıyıların turistik tesislere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Asya'nın ve Afrika'nın güzelim tropikal ormanlarının denizle bütünleştiği bütün sahiller işgal edilmiş. Kumul tepeleri düzeltilmiş ve her taraf bina, baraka olarak turistik dinlenme yerine dönüştürülmüş. Doğal bitki örtüsü yok olmuş, ağaçlar toprağı korumak için değil, süs objesi olarak kullanılmaktadır. Hiç fark etmiyor hangi ülkede olduğu, toplum çok boyutlu eğitilmediği için bazen olup bitenleri anlamakta zorlanıyor. Gazete haberlerinde olayı kıyamet olarak algılıyor ve olayda erken uyarı sitemi olsaydı böyle olmazdı denilmektedir. Erken uyarı sistemi insanların bölgeleri erken terk etmesini sağlardı, daha az insan ölürdü, o kadar. Yine de kıyılardaki dev yıkıntıyı engelleyemezdi. Ancak insanlar bir şekilde bu tür jeolojik ve coğrafi olaylar hakkında önceden bilgilendirilmiş olsalardı belki durum farklı olurdu. Veya bölge insanlarına başka alternatifler sunulabilseydi ve insanlara böylesi durumlarda neler yapılması gerektiği anlatılsaydı belki daha az insan ve mal kaybı olurdu diye düşünüyorum.

Felaketle Birlikte İnsanlık Kültürü de Yok Olmuştur Felaket mala ve cana verdiği zararın yanında gözden kaçan bir gerçekte bölgedeki ilkel yaşama dair kültürün yok olmasıdır. Hindistan Sri Lanka, ve Endonezyadaki yakınlarındaki yüzlerce küçük adalarda yaşayan ve soyları uzun zamandır tehlikede olduğu bilinen birçok ilkel kabileyi de yok etmiş olabilir. Antropologlar, dünyada halen taş devrini yaşayan ''üç ya da dört yerli halkın" tamamen ortadan kalkmış olabileceğine ve böylece bu kültürlerin yok olmakla karşı karşıya bulunduğunu belirtiyorlar. Hindistan kontrolündeki Andaman ve Nicobar adalar zincirinde çok sayıda farklı ilkel kabilenin yaşadığı, bu kabilelerden Sentinellerin Kuzey Sentinel Adası'nda modern hayattan tamamen uzak bir şekilde hala Taş Devri'nde yaşayan bu kabilenin avcılık ve toplayıcılıkla geçindikleri söylenmektedir (Milliyet, 30 Aralık 2004). Aslında insanın kendisini tanıması, nasıl bir yaşamdan bugünümüze geldiğini bilmesi ve anlaşılması bakımından bu tür kültürlerin korunması gerekir. Ancak insanlık halen birbirine silah ile üstün gelmeye çalıştığı için bunları düşünecek zamanı olmamış olabilir. Dünyanın Zenginleri Yardım Etmekte Cimri Davranıyorlar  Dünyanın en kalabalık nüfusunun yaşadığı bu fakir ülkelerde enkaza dönen bu alan onarımı da ayrı bir sorun olacak. Buraların onarımını kimler üstlenecek, sigorta sistemi buralarda var mı yok mu bilinmiyor.

Varlığı ve yokluğu Körfez savaşında belli olmayan Birleşmiş Milletler'e bu aşamada çok iş düşüyor. Maalesef dünyanın sahibi olduklarını söyleyen G-8'ler körfez savaşında savaş masrafı olarak milyar dolarlar ABD'ye öderken, bu felakete her biri 5-10 milyon dolar gibi komik yardımda bulunacaklarını açıklamaları düşündürücü değil mi? Bilimden Yararlanmanın Önemi Daha İyi Anlaşılıyor Felaketin yaşandığı bölgedeki ülkelerin bilime verdikleri önem ile yaşanan acı arasında bir ilişki görülmektedir. Bu ve benzeri depremlerin etkileri dünya var olduğundan beri aralıklarla devam ediyor.

Daha önce de gerçek tsunami'lerin Pasifik okyanusu kıyısında Şili ve Alaskada meydana gelen depremler sonrası çıkan dev dalgaların ta Japonya'ya kadar ulaştığı ve yine binlerce kişinin öldüğünü bu vesileyle öğrenmiş oluk. Tsunami'lerin olduğu bölgelerde artık erken uyarı istemleri veya diğer gerekli önlemleri alınıyor. Ancak yine de insanlığın bilmesi gereken, doğanın yasalarının mutlak olduğudur. Doğa da bir şekilde kendi elinden alınan yerlerini geri istiyor. İnsanın da yapması gereken, doğanın yasalarını çözmek, ondan yararlanmak için bilgiyi teknolojiye dönüştürmektir. Bu şekilde insan ancak tedbir alarak can kaybını azaltabilir. Bu eğitim de ancak para ile oluyor. Örgütlü Toplumlar Felaketleri Daha Kolay Atlatıyorlar Örgütlü ve organize olmuş toplumlar bu felaketi daha az can kaybı ile atlatırlardı. Bunun açık örneği aynı şiddette bir depremin Japonya ve Amerika'daki can kaybı ile Hindistan, Sri Lanka, Endonezya, İran, Afganistan ve Türkiye'deki can kaybı arasında kat kat fark var. Biri depremde 2 kişi kaybediyor, diğeri on binlerce kişi. Birisi doğanın sırlarını biraz çözmüş, bilgisini artırmış, bundan artı değer elde ederek varsıl duruma gelmiş, bilgi birikimi ve ekonomik gücünü de kullanarak ve olası riskleri dikkate alarak daha sağlam yapılar yapmış, diğeri ise toprağın yüzeyine temel atmış, topraktan kerpiçlerle ev yapmış. Birisi iyi örgütlenmiş, önceden olası bir durumda nasıl organize olacağını biliyor, biri de şaşırıp kalıyor.

ABD sahip olduğu erken uyarı teknolojisi sayesinde Amerika sahillerini vuracak tayfunları günler öncesinden an be an belirtiyor, insanları daha içerilere güvenli bölgelere nakletmesini biliyor. Ancak zavallı Asya ve Afrika halklarının bu denli örgütlülük, organize olma, bilginin gücü ile az insan kaybı ile olayı atlatmadan ne denli uzak olduğu gözler önüne serildi. Bilim Savaşa Değil, İnsanın Mutluluğuna ve Refahına Hizmet Etmelidir. Hemen hatırlatalım, felaketin meydana geldiği Hindistan bugün atom bombasına sahip, silikon vadisi benzeri teknoloji geliştirecek bilgisayar yazýlýmı yazabiliyor, uzaya araç gönderecek kadar bilimin belirli alanlarında ilerlemiş ancak, halk ise Bombay'da sefilleri oynuyor. Hindistan önemli ölçüde kaynaklarını silahlanmaya ayırıyor, maalesef bilimini atom bombası yapımı için kullanıyor. Bilim halktan çok uzakta fil dişi kulelerinde batı  kapitalizminin değirmenine su taşımaktadır.

Halkın toptan eğitim düzeyinin yükseltilmesi ve bunun refaha dönüşmesi gerekir. Bu depremde bilimin halk için önemi daha iyi anlaşılmıştır. Tabii gönül isterdi ki dünyanın jandarmalığına soyunan Amerika, Ortadoğu'daki petrollere sahip olmak için harcadığı bu kadar bilim ve teknoloji olanaklarını biraz da doğa ve insanlık için harcasaydı. Silah üreticisi ülkeler maalesef, bugün dünya sahnesindeki güçlerini öldürme gücüyle övünerek ve yine sorunlarını sahip oldukları silahla çözmeyi benimsiyorlar. Yani daha fazla insanı nasıl öldürürüm diye kullanıyor. Din dil, coğrafi sınır tanımadan etkisini binlerce kilometrede hissettiren depremin küresel dünyada insanlığın bir birine ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. İnsanlığın artık enerjilerini bir birlerine karşı öldürerek değil, destek çıkarak kullanmaları gerektiği daha iyi anlaşılıyor. Bizim Çıkarmamız Gereken Ders Nedir? Buradan bizim de çıkarmamız gereken ders olmalı diye düşünüyorum. Bu ve benzeri deprem ve yeryüzü hareketleri periyodik olarak olacaklardır. Hele bizim ülkemiz buna hazır olması gereken bir ülke. Bu tür etkilerden korunmak için mümkünse sürecin doğasını anlamaya çalışmalıdır. Marmara Bölgesi gibi nüfusumuzun en yoğun olduğu bölgede bütün kıyıların işgal edildiğini, yapıların düz ve düze yakın tarım arazileri üzerine kurulması sonucu binaların kâğıt gibi yırtıldığını ve bu yüzden binlerce insanın öldüğünü gözlerimizle gördük.

Onun için 1998 Adana-Ceyhan depremini yaşamış olmanın da etkisiyle Asya'daki felaketi içimde hissederek, bizim de arada bir hafızamızı canlı tutmazı gerekir.   Üniversitemiz öğretim üyeleri Adnan Gümüş ve Müfit Gömleksiz Ceyhan depreminden sonra KADAUM ile birlikte gerçekleştirdikleri "Deprem: doğal bir afet mi, yoksa sosyal bir felaket mi?" başlıklı çalışmada depremin değil, insanın bilinçsiz yıkıcı etkisini ortaya koymaktadırlar. Depremler elbette olacak ama yıkımlar doğal değil, sosyal bir felakete işaret ediyor.

Eğitim Müfredatı Yeni Koşullara Göre Yeninden Şekillenmelidir.

Bir deprem ülkesi olarak sistematik düşüncenin gereği öncelikle bilimin emrettiği gereklilikleri yapmak zorundayız. Öncelikle iyi organize olmak gerekir, kimin hangi durumda ne yapacağını iyi bilmesi gerekir. Her konuda alternatif yaklaşımlar dikkate alınmalıdır. Bu arada toplumu okur yazar olarak eğitmek zorundayız. Ülkemizin Jeolojisi, Coğrafyası ve doğası-toprağı tamı tamına öğretilmelidir. Küresel evrenin oluşumu, evrimi, canlı dinamiği çok boyutlu olarak mutlaka işlenmelidir. Biyosferin bir bütün olarak yaşayan bir sistem içinde kendi yasaları olduğu ve bunun şimdilik kontrolünün mümkün olmadığı ancak onun yasalarının kavranarak onunla barışık yaşanması mutlaka öğretilmelidir. Küresel ısınma ve buna bağlı olarak olası iklim değişimleri ve buların yaratacağı etkiler şimdiden bilimsel olarak araştırılmalı, elde edilen bilgi mutlaka toplumla paylaşılmalıdır.

İnsanlık Ortak Malına Sahip Çıkmak Zorundadır İnsanlığın ortak malı olan doğanın tahribatının bir gün bizlere daha acı olarak geri döneceğini bilerek herkesin kendisinin de dünyanın sahibi olduğunu bilmesi ve dünyaya sahip çıkması gerekir. Başta okullarda olmak üzere insanımıza bunu öğretmeliyiz, yeri gelince doğayı korumak için karşı çıkmasını da öğretmemiz gerekir. Ayrıca başta demokratik toplum örgütleri, siyasi partiler herkes üstüne vazife olmayan işlere de karışarak doğaya, canlıya ve insana zararlı her yanlışa karşı çıkmalı. Kıyıda milyonlarca yılda metrelerce yükseklikte dev kumul tepecikleri oluşmuşsa bunları bozmayalım. Koylara yerleşke kurulması yasaklanmalı. Önemli nükleer tesisleri, doğal gaz tesisleri ve diğer insana ve çevreye zarar verecek tesisleri bölgelerin çok uzağında tutmak gerekir. Ve mümkünse daha sağlam zeminlere kaydırılmalı. Kıyıya sıfır yapıların yapılmasına yasal engel getirilmelidir. Bu konuda toplumda rüşvet ve istismar ile iş yaptırmak isteyen kişilere karşı toplumun duruş göstermesi gerekir.  Ülkemizin güzelim kıyı şeritlerinin de gün be gün parça parça betonlaştığını görmekteyiz. Çevre bilinci ile hareket eden örgütler durumu kamuoyu ile paylaşıyorlar. Ancak nafile, rant daha çekici geliyor. Kimsenin umurunda değil doğa ve bunun uzun süreli yararının insana yansımasının. Ancak ne yazık ki bizler her şeyin bedelini acı tecrübe ile kazanmaktayız. Tsunami felaketi, Marmara depremi ve diğer doğal felaketler biz insanlara doğanın yasalarını bilmemizi ve onunla barışık yaşamız gerektiğini öğretmektedir. Bunun için bilime değer vermek, planlı yaşamak, işimizi şansa bırakmamak, insana ve canlıya değer vermek zorundayız. Artık bu işin coğrafi sınırı, dili, dini de yok, yalnızca doğanın kendi kuralı ve yasaları vardır. Biricik dünyamızdaki tecrübe bunu emrediyor.  Yeni yıla doğa ve yaşam bilinci ile girmek dileği ile.  30 Aralık 2004, Adana

 

AĞ KURMAK

1/11/2008 12:38

AĞ KURMAK

Ağ ne işe yarar?
İki veya daha fazla bilgisayar arasında bağlantı kurmaya yarar.Bu bağlantı sayesinde iki bilgisayar birbirleri üzerindeki dosyaları paylaşabilir, aynı printerları kullanabilirler. Karşılıklı oyun oynayabilir, bazı programları ortaklaşa çalıştırabilirler. Böylece kullandıkları programlarda kaydettikleri herşey aynı olur. İki farklı bigi işleyişi yerine tekbir ortak bilgi elde edilebilir. Örneğin muhasebe programlarında tutulan bilgilerin tekbir muhasebe halinde olmasını sağlamak gibi.Ne gerektirir?
Ağı sağlamak için enaz 2 bilgisayar; windows, novell, linux, dos ve benzeri tarzda bir işletim sistemi; bilgisayarları birbirine bağlamak için ethernet veya modem benzeri ağ bağlantı adaptörleri yeterlidir.Yaygın ve kolay olan şekli nasıldır?

Bu sorunun tam bir cevabı yoktur. Herşey ihtiyaca göredir. Örneğin makinanızın harddiski yoksa novell ağı kullanabilirsiniz. Bedava bir yazılım arayışında iseniz linux vazgeçilmezdir, kolay ve orta maaliyetli bir ağ için windows kullanabilirsiniz. Eğer ikiden fazla bilgisayarı birbirine bağlayacaksanız Hub denen cihazı kullanmanız gerekecektir. Hu yerine Router kullanırsanız internet bağlantınızı ağa dağıtabilirsiniz. Ethrnet en yaygın ağ adaptörüdür.... Şimdi size Hub ı olan, Windows98 işletim sistemi kullanan iki makinayı birbirine nasıl bağlayacağınızı göstererek ağ yapılandırmasını açıklamaya çalışacağız.

Başlat-->Ayarlar-->Denetim Masası-->Ağ simgesini çift tıklayıp veya masaüstünüzdeki Ağ Komşularım simgesine sağ klik tıklayıp özellikler kıs**** seçerek Ağ Ayarları Ana Menüsüne ulaşabilirsiniz. Burada bilgisayarınızda yüklü olan ağ ayarlarını görebilir, eklenti yapabilir, fazla olan bir ayarı kaldırabilir, olan ayarlar üzerinde değişiklik yapabilirsiniz. Bu kısım sayesinde dosya ve yazıcı paylaşımlarınızı etkin hale getirebilirsiniz. Menü üzerinde Aşağıdaki ağ bileşenleri yüklendi yazan kısımda yüklü olan bileşenleri görebilirsiniz. Özelliğini değiştirmek istediğiniz bileşenin üstünü tıklayıp Özellikler butonuna basabilir veya Bileşeni çift tıklayarak hakkındaki özelliklere ulaşabilirsiniz. Aynı şekilde Kaldır butonu ile varolan bileşeni kaldırabilirsiniz. Ekle butonuna basarak olamayan bir bileşeni ekleyebilirsiniz. Ekle butonuna bastıktan sonra Önümüze İstemci, Bağdaştırıcı, İletişim kuralları, Hizmet gibi bileşenler grubu çıkmaktadır. Bu gruplardan birini seçip Ekle butonuna bastıktan sonra karşımıza o gruba ait alt bileşenler çıkacaktır.

İstemci menüsünü açtımızda karşımıza Banyan, Microsoft, Novell gibi seçeneklerle karşılaşırız. Bu seçeneklerden birini seçip sağda değişen diğer seçeneklerden hangi iletişim yolu ile habereşceğimizi belirten kısmı seçip tamama basmamız yeterlidir. Burada Banyan-->Dos-3.1 istemci seçeneği ile dos veya 3.1 için ağ balantısını seçebiliriz. Eğer windows için ağ bağlantısı yapacaksak Microsoft-->Microsoft ağları için istemciyi seçmeliyiz.Novell içinse kullandığınız Novell seçeneğine göre seçimde bulunabilirsiniz.

Bağdaştırıcı kısmından ise Ağ bağlantınızda kullanacağınız Ethernet veya diğer bağlantı kartlarını sisteminize tanıtmanız gerekecektir. Eğer ethernet veya diğer bağlantı kartınızı sisteminize tanıtmışsanız bu ayara girmenize hiç gerek yoktur. Eğer tanıtmamışsanız bu kısımdan normal aygıt tanıtır gibi bağlantı kartınızı sisteminize tanıtmanız gerekmektedir. Bunu için size kullandığınız sürümün Windows CD si ve bağlantı kartı ile beraber gelen driver ccd veya disketi gerekmektedir. İletişim kuralları menüsü seçtiğimizde ise Ağ ayarları anamenüsünde bulunmayan istemcileri ekleyebiliriz. TCP/IP, NetBeu, IPX gibi istemcileri yapılandırabilmek için bu menüden eksik olanları ekleme olanağımız var. TCP-IP gibi protokolleri Microsoft başlığı altında bulunmaktadır. Yine aynı menüden Novell, Dos, 3.1 gibi işletim sistemerine ait istemci çeşitlerini bulabiliriz.Menüde bulunmayan fakat disketini temin ettiğimiz diğer istemcileride Disketi Var seçeneğinden yola çıkarak ekleyebiliriz.

Hizmet menüsünü açtığımızda karşımıza ağ yapılandırmalarını tamamladıktan sonra karşılıklı dosya, yazıcı gibi paylaşımları açmamızı sağlayacak hizmet seçenekleri gelecektir. Yine menüde bulunmayan fakat yararlanmak istediğimiz başka hizmetler varsa elimizde olan disketi ile yüklemek için Disketi var seçeneğini kullanabiliriz. Eğer bu hizmetlerden hiç birini Ağ ayarları ana menüsüne eklemezsek kimse ağ üzerinden dosyalarımıza ve printerımıza ulaşamayacak ve kullanamayacaktır. Yine Ağ ayarları ana menüsünden dosya ve yazıcı paylaşımı butonunu tıkladığımızda karşımıza çıkan menüden Başkalarına dosyalarıma erişim hakkı verebilmek istiyorum seçeneği ile dosya paylaşımımızı ve Başkalarına yazıcılarıma yazdırma izni verebilmek istiyorum diyerek yazıcı paylaşımımızı açma olanağımızı sağlamış oluyoruz.

Bu işlemlerden sonra makinamızı ağ üzerinde konumlandıracak IP yi ayarlamamız gerekiyor. İstersek IP yapılandırmasını yapmadanda ağ üzerindeki ayarlarımızı tamamlayabiliriz fakat bazı hizmetlerden yararlanabilmek için IP yapılandırması gerekmektedir. Ağ ayarları ana menüsünden TCP seçeneğini işaretleyip Özelikler butonuna basıyoruz. Önümüze çıkan menüden IP Adresi başlığını tıklayıp Bir IP adresi belirt seçeneğini işaretleyip IP adresi yerine 192.168.10.X IP sini veriyoruz. Burada X yerine makinaya vermek istediğimiz numarayı yazıyoruz. Örneğin 192.168.10.10. Ağ üzerinde aynı IP den 1 den fazla makinaya vermemeye dikkat ediyoruz. Yoksa IP çakşması denilen olayla karşı karşıya kalırız. Alt Ağ Maskesi yerine 255.255.255.0 değerini yazıyoruz. Win çözünürlüğü menüsüne girdiğimizde Wins Çözünürlüğünü Devreden Çıkar, Wins Çözünürlüğünü Etkinleştir, Wins Sunucusu Arama Sırası ve Wins Çözünürlüğü için DHCP Kullan gibi seçenekleri görüyoruz. Burada Wins Sunucusu girme ve sunucular arasında arama sıralaması gibi ayarları yapmamız mümkün. Biz bu kısmı Wins Çözünürlüğünü Devreden Çıkar seçeneğini işaretleyerek geçiyoruz.

Ağ geçiti kıs**** geçtiğimizde makinamızın kullanacağı ağ geçitlerini sırası ile yazıp ekleyebiliriz. İstersek girilmiş olan bir ağ geçitini seçerek, Kaldır butonuna basıp, kaldırabiliriz. Eğer ağ üzerinde internete bağlanmak için bir router bulunuyorsa buraya routerın IP sini yazıyoruz. Genelde IP si değiştirilmemiş routerlarda 192.168.1.1 IP si olmaktadır. Routerın IP sini doğru girip girmediğimizi anlamak için bu IP ye Ping atabiliriz. Biz ağ üzerinde bir router var IP si 192.168.10.1 sayıyoruz ve başka bir ağ geçiti gerektirecek durum bulunmadığını varsayıp sadece 192.168.10.1 i ekleyip geçiyoruz. DNS Yapılandırması bölümünde DNS'yi Devreden Çıkar, DNS'i Etkinleştir Ana Makina, Etki Alanı, DNS Sunucusu Arama Düzeni, Etki Alanı Son Ek Arama Düzeni şeklinde seçenekler görmekteyiz. Bu kısımda DNS etkinliğine ihtiyacımız varsa Ana Makina ismini verip DNS sunucusunun IP sini yazıp Ekliyoruz. Örneğin internet bağlantısı olarak Telekom un 146 hattını kullanıyorsunuz. Bu durumda DNS ana makinası yerine Telekom, DNS Sunucusu Arama düzeni yerine ise 212.156.4.4, 212.156.4.20 IP lerini eklemeniz gerekiyor. Çünkü bunlar telekomun DNS numaraları. Bu numaraları yazmak veya DNS yi etkinleştirmek zorunnda değilsiniz. Normal bir durumda bunlar gerekmez. Bizde gerekmiyor sayıp bu kısmı DNS'yi Devreden Çıkar diyip geçiyoruz.

Buradan sonra yapmamz gereken sadece paylaşmak istediğimiz klasörlerin üstüne geldiğimizde, sağ klik tıklamak, paylaşım menüsünü seçmek ve paylaştırma ayarlarını yapmaktır. Bunun için paylaşım bölümünde paylaşım adı seçeneğini seçmemiz, etkin olan kutuya paylaştırdığımız kısmın ağ üzerinde hangi isimde gözükmesini istediğimizi yazmamız gerekmektedir. Bu işlemi yaptıktan sonra ister salt okunur, ister şifreli, istersek tam paylaşım verebiliriz.

Salt Okunur : Dosyalar bu durumda sadece gözükebilir, çalıştırılabilir ama silinemez ve değiştirilemez olurlar. Sanki bir CD içeriği görüntülüyormuşuz gibi olur. Tam Erişim : Dosyalar kendi bilgisayarımızdaymış gibi kullanmamızı sağlar. Değiştirir, siler, görebilir ve açabiliriz.
Parolalı : Ağ üzerinden içeriği görüntülenmeye çalışıldığında şifre istenmesini sağlamak amacı ile kullanılır. İster salt okunur ister tam erişim parolası vererek, hangi şifrenin hangi erişim hakkına sahip olacağını belirleyebiliriz.

televizyonun icadı

1/11/2008 12:37
21. yüzyılın vazgeçilmez aletlerinden biri olan televizyonun tarihi, 75 yıl önce, İskoç mucit John Logie Baird ’in keşfiyle başladı. Baird, 21. yüzyılda insanları saatlerce karşısında oturtabilen televizyonun babasıydı. Keşif merakı çocuk yaşlarda başlayan Baird, 12 yaşında, evine bir elektik sistemi döşemiş ardından yoldayken arkadaşlarıyla konuşmasını mümkün kılacak ilk telefon santralini geliştirdi. İskoçyaya’da Kraliyet Teknik Koleji’nde elektrik dersleri alan Baird, Glascow üniversitesinde elektrik mühendisliği okudu. Birinci Dünya Savaşı sırasında eğitimine ara veren mucit, silahlı kuvvetlerde çalışmak istedi ama kabul edilmedi. Başvurusu reddedilen Baird, Clyde Valley Elektrik Enerjisi Şirketi’nde çalışmaya başladı ancak sağlık

problemleri işi bırakmasına sebep oldu. Clyde Valley ’den sonra aralarında Trinidad ’da bir reçel fabrikasında işçiliğin de bulunduğu çeşitli işlerde çalışan Baird, nihayet 1922’de memleketi Sussex ’e geri dönen ve burada tamirciliğe başladı. Nakkaş mucit Sussex’ deki mütevazı hayatı, Baird ’i 50 yıldır düşlediği televizyon icadı üzerinde yoğunlaşma fırsatı verdi.

Parası olmadığı için ilk televizyonunu bir lavabo ve bir çay tenekesiyle yapan Baird, bir sonraki denemesinde projeksiyon lambasını bisküvi kutusuyla kaplayıp basit bir düzenek geliştirdi ve düzeneğe kullanılmış lenslerle devrelerden tarama diskler ekledi. Baird ’in icat ettiği bu düzenek, tahta çubuklar arasına nakış iğneleri ve balmumuyla tutturulan bir cihaz olarak TV’nin dedesi kabul edildi. Çalışmalarını bundan sonra da sürdüren mucit, 1925’de hayal ettiği gibi, “Stok ey Bill” adını verdiği ilk ilkel televizyonda görüntü transmisyonunu da gerçekleştirmeyi başardı. Logie Baird icadının parlak bulundu ama pek ciddiye alınmadı. İlk yayın BBC’den Baird ’in ilk ilkel TV’yi icat ettiği dönemde, BBC gibi yayıncılar radyoya odaklanmıştı. BBC’inin TV yayıncılığına geçişi, 1929’da sınırlı bir kitleye ulaşan ilk deneme yayınıyla başladı. Günde iki yayın kuşağında hizmet vermeye başlayan BBC televizyonu, ilk kuşakta haber, ikinci kuşakta ise müzik yayını veriyordu. Baird televizyondan sonra infrared ışınlar üzerinde de çalışmalar yaptı. (d.13 Ağustos 1888; ö.14 Haziran 1946)

NASIL ÇALIŞIR

Televizyonun temel prensibi ışık enerjisinin elektrik enerjisine çevrildikten sonra yayınlanması ve alınan elektromanyetik sinyallerin tekrar ışık enerjisine çevrilmesidir.Işık enerjisi elektrik enerjisine çevrilmesi fikri 1873 senesinde Selenyum üzerine ışık düşürüldüğünde elektrik direncinin değiştiğinin keşfedilmesi ile başlamıştır.

Bu prensibe göre selenyum üzerine parlak ışık düşerse; sinyal kuvvetli , soluk ışık düşerse sinyal zayıf olacaktır. Genliği değişen bu sinyal radyo dalgaları gibi yayınlanıp alıcıda ters işlem yapılınca ekranda görüntü teşekkül eder.TV bu bakımdan “uzaktan görme” manasına gelir. TV bir noktadaki ışık şiddeti radyo dalgalarına dönüştürme,sonra bu dalgalardan,eş şiddette bir ışıklı nokta elde etme esasına dayanır.Nakledilecek görüntü, yüz binlerce kareye bölündükten sonra,her bir kare,homojen şeklinde aydınlanmış noktalar gibi kabul edilip,bu noktalardaki ışık şiddeti TV verici sisteminde radyo dalgalarına, dalgalarda TV alıcılarına da yeniden ışığa dönüştürü.

Görüntüdeki kareler çok hızlı tarandığı için, alıcı ekranlarında tek ,tek ışıklı noktalar değil, değişik aydınlıkta karelerin meydana getirdiği resimler gözlenir.

Renkli televizyon,bütün renkleri yeşil, mavi ve kırmızının değişik oranlarda karıştırılması ile elde edilebileceği gerçeğine dayanır.Nakledilecek görüntü, yeşile, maviye ve kırmızıya duyarlı olan üç ayrı kamera tarafından aynı anda taranır.Elde edilen üç ayrı elektromanyetik dalga, alıcı sistemin ekranında, biri yeşil biri mavi ve biri kırmızı olan üç görüntüyü üst, üste düşürür ve bu renklerin karışmasından, tabii renklenmeler yeniden elde edilir.

Film yüklemeleri interneti 2010 yılında iflas ettirecek!

7/9/2008 06:57
Sayıları hızla artan paylaşım siteleri interneti çökme noktasına getirdi. 2010'a kadar altyapıya 130 milyar $ yatırılmazsa internet kullanılmaz hale gelecek..

Nemertes araştırma şirketinin raporuna göre internet altyapısı 2010 yılında tamamen çökecek. Çöküşe neden olarak ise internet üzerinde giderek yaygınlaşan değiş tokuş (Peer to Peer) sitelerinin sayısında yaşanan patlama gösteriliyor. İncelemeye göre, dünya üzerinde milyonlarca bilgisayar 365 gün 24 saat sürekli müzik, film ve video gibi büyük ölçekli dosyalar indiriyor. Bu da internet trafiği üzerinde büyük bir yük oluşturuyor. Araştırmalar, sanal dünyada dolaşan verilerin yüzde 25'inin paylaşım siteleri tarafından gerçekleştirildiğine işaret ediyor. YouTube'un bu yolla daha şimdiden küresel internet kapasitesinin yüzde 10'unu kullandığı belirtiliyor. Uzmanlar internet servis sağlayıcılarının kullanıcılarına daha ucuza ve daha yüksek hızda internet servisi sağlamalarının, bu trendin daha da yaygın hale gelmesine neden olduğunu belirtiyor. İnternet altyapısının artan trafiği kaldırabilmesi için 130 milyar dolarlık yatırımın yapılması gerektiği belirtiliyor. Bu yatırımların 60 milyar dolarlık kısmının acil olarak, internet trafiğinin büyük oranda idare edildiği ABD internet altyapısında gerçekleştirilmesi gerekiyor.

AYLIK 12 MİLYAR VİDEO
Camscore'un araştırmasına göre, artan paylaşım siteleriyle özellikle ABD'li kullanıcıların video indirim miktarı hızla artıyor. Araştırmada ABD'li internet kullanıcılarının yüzde 75'inin ayda ortalama 160 dakika video indirmek için internette kaldığı belirtiliyor. Aylık indirilen video miktarının ise 8.5 milyar adedi geride bıraktığı vurgulanıyor. Uzmanlar dünyada indirilen toplam video miktarının ise 12 milyar adedi geçtiğini ifade ediyor.

YATIRIMLAR YETMEYEBİLİR
Ancak internet ile ilgili kötü haberler yalnız bununla da sınırlı değil. Gelen bilgilere 130 milyar dolar olarak öngörülen altyapı yatırımlarının mevcut talebin artışını karşılamaya yönelik olduğu belirtiliyor. Gelecekte çok daha güçlü altyapı gerektiren kullanımların devreye girmesi halinde bugün yapılması planlanan 130 milyar dolarlık yatırımların da yetersiz kalacağı ifade ediliyor.

Genç Türk Bilim Adamının Başarısı

7/9/2008 06:55
Türk bilim adamının başarısı



Cafer Yavuz'un da içinde olduğu ekibin 'Kir Mıknatısı' adlı projesi, içme sularındaki kirliliğin çok ucuz ve basit yolla temizlenmesini öngörüyor.

Amerika'da dünyayı değiştirecek 6 fikir arasında genç Türk bilim adamı Cafer Yavuz'un projesi de gösterildi. Ünlü magazin dergisi Esquire tarafından yapılan listeye giren, "The pollution magnet / Kir mıknatısı" adlı proje ile içme sularındaki kirlilik çok ucuz ve basit bir metotla temizleniyor.

Buluşun hayata geçmesi halinde milyonlarca insan daha temiz su içebilecek. Bangladeş'te her yıl 82 milyon insanın arsenikli suyun sebep olduğu kanserden hayatını kaybettiğini belirten dergi, Türk bilim adamı Cafer Yavuz'un da aralarında bulunduğu Profesör Vicki Colvin başkanlığındaki ekibin, suyu temizlemek için yeni, kolay ve ucuz bir yöntem bulduğunu yazdı. Hiç elektrik kullanılmadığı için köydeki insanların bile rahatlıkla kullanabileceği metot, şu anda kullanılan yöntemlerden çok daha etkili. Dünyayı değiştirecek 6 düşüncenin tanıtıldığı yazıda, Rice Üniversitesi'nde çalışan kimya, kimyasal ve biomoleküler profesörü ve ekibinin daha büyük planları olduğu belirtilerek, su temizleme sisteminin çalışmada ilk basamak olduğuna dikkat çekildi. Türk bilim adamı Yavuz, proje ile ilgili bilgi verirken, "Eski çalışmadan farkı manyetik nano parçacıklar demir pası ve sabundan elde ediliyor. Bu yöntemle maliyet düşüyor." dedi.

Nanoteknoloji Projesi'ne göre sudaki arsenik, saç telinin 5 binde biri büyüklüğünde demir oksit parçacıkları ile temizlenecek. 12 nanometre çapındaki parçacıkların zehirli maddeleri bugün kullanılan filtrelerden yüz ile bin kat arasında daha etkili arındırması hedefleniyor. Cafer Yavuz, projesini şöyle anlatıyor: "Rice Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü, içme sularında çok ciddi problem olan arsenik (3 ve 5 arsenatlar) üzerine yoğunlaştı. Suları temizlemek için demir oksit kullanıyorlardı; ama sorunları vardı. Çok fazla atık ortaya çıkıyor ve emildikten sonra geriye salma olayı vardı. Onların kullanabileceği halde hazırlayıp onlara malzememizden sunduk. Sonuç harikaydı."

Cafer Yavuz, İzmir Yamanlar Koleji'nde okurken katıldığı yurtdışı yarışmalarda bir gümüş ve bir bronz madalya kazandı. 2001 yılında ODTÜ Kimya'dan mezun olan Yavuz, ODTÜ'yü 40 yıllık tarihinde Prof. Dr. Engin Akkaya'dan sonra 3 yılda bitiren ikinci kişi oldu.


İdris Gürsoy - ZAMAN


Kaynak : Türk bilim adamının başarısı - SAMANYOLUHABER

Silah görünümlü mouse

7/9/2008 06:54

Resimde görmüş olduğunuz silahın hangi amaçla kullanıldığını tahmin edebilir misiniz?

Solware firması, henüz dünyada benzerine rastlanmayan, dünyanın ilk silah görünümlü USB mouse'nu üretti. Bilgisayar başında oturmanın çoğunklukla stresi de beraberinde getirdiğini vurgulayan yetkililer, ürettikleri ve G-Mouse adını verdikleri ürünü, insanları bu stresten az da olsa uzaklaştırmak amacıyla tasarladıklarını belirttiler. G-Mouse tasarlanırken örnek alnınan silah modeli ise Sig P230.

İnternette hız arttı, video patladı

7/9/2008 06:54
İnternette videoyu patlatan Youtube'un yerli örnekleri izlesene.com ve Turkcell-im benim'de yüklenen video ve resim sayısı 1 milyonu aştı. Uzmantv.com gibi sitelerde yemek tarifinden sağlığa, her soruna videolu bilgi veriliyor..

Türk Telekom'un hızlı internet servisi, video izlenirliğinde patlamaya neden oldu. İnternetteki Web 2.0 adı verilen uygulamalar kısa sürede Türkiye'de de başladı. YouTube kısa sürede en çok ziyaret edilen ilk 5 internet sitesi arasına yerleşti. Hatta uzun süre Türkiye'de ve dünyada en çok ziyaret edilen internet sitesi oldu. Türk Telekom artan video talebi yüzünden limitlerini ve internet hızını yukarı çekti, ancak beklentiler artıyor. 4 MB üst limit kullanıcılar tarafından kapışılırken, hızlı internet bağlantısının avantajından Turkcell bile faydalandı. Mobil hızlı internet bağlantısı olmasa da video paylaşımı işinden en çok faydalananlardan biri Turkcell oldu. Özellikle turkcell-im benim uygulamasıyla cepten ve bilgisayardan 5 ayda yaklaşık 800 bin video ve fotoğraf yüklendi ve site Türkiye'nin en çok ilgi çekenlerinden biri olmayı başardı.

CEPTEN DE YÜKLENİYOR
Sayıları 120 bini aşan turkcell-im benim'e kayıtlı üyeler şu ana kadar 800 bini aşkın video ve fotoğraf yüklemiş durumda. Bu video ve fotoğraflara her gün 90 bin kez bakılıyor. Fotoğrafların ve videoların yüzde 75-80'inin cep telefonundan MMS ile gönderilmiş olması da dikkat çekiyor. Benzer şekilde, izlesene.com sitesi de kısa sürede başarıya ulaşan video sitelerinden biri oldu. Kullanıcıların yüklediği resim ve videolarla gelişen içerik dışında, girişimciler tarafından hazırlanan özel videolar da var. Bunlardan biri de uzman tv gibi referans ve eğitim içerikli siteler de yer alıyor. Bu siteler genelde eğitim ağırlıklı konular işliyor.

Kaç yaşınızda olduğunuzu sanıyorsunuz?

7/9/2008 06:54
Zamanı takvimle ölçüyoruz ama hangi takvimle? Çağlar boyu bir çok takvim kullandık ve hala zamanı ölçme konusunda emin değiliz. Yaşamımızdan yıllar eksiliyor veya fazla geliyor. Şu an, hangi yılda olduğumuz bile kesin değil. Gerçek takvim beynimizde ve onun yönettiği kalp atışlarının sayısında saklı; belki de gelecekte kalp atışı sayısına göre zamanı belirleyeceğiz...

Kaç yıl yaşadınız? Ya da, kaç yaşındasınız? Ne kadar zamandan beri bu gezegende yaşıyorsunuz? Örneğin, 30 yaşındayım, dediniz... Peki ama nereden biliyorsunuz? Emin misiniz? Nüfüs kağıdınıza bakarak bunu söylüyorsanız, yanılıyorsunuz çünkü bu sizin hukuk yaşınızdır. Yok eğer annenizin veya babanızın size söylediği zamana göre yaşınızı söylüyorsanız, yine yanılıyorsunuz çünkü bu kez onların hukuki zamanlarını kullanıyorsunuz. İyi de acaba, gerçekten kaç yaşındasınız?İşin aslına ve bu yazının gittiği yöne bakacak olursanız, hiçbirimiz yaşadığımız veya dünyada bulunduğumuz zaman diliminin uzunluğunu gerçekten bilmiyoruz. Eğer zaman konusunda, yakın bir gelecekte, halen kullandığımız zaman ölçülerini bir yana bırakıp, kozmik takvime göre bir düzenleme yapmazsak, geçmiş yanılgılarımızı gelecekte de yineleyecek ve şu an pek farkında olamadığımız ciddi hataları yineleyip duracağız.

969 yıl yaşayan peygamber...

Güneş bize zamanı belirler, dünyamızın onun çevresindeki bir turu bize bir günü yani 24 saati verir, diğer ölçü gök objemiz ise Ay´dır, tam bir hesaba kalkışırsak, 29 gün, 12 saat, 44 dakika ve 2.8 saniyede bir aylık bir zaman ortaya çıkar. İlk insan toplulukları, Güneş´in değişiminden çok Ay´ı daha kolay izliyorlar ve biraz da karanlığı aydınlattığı için, zamanı Ay´la belirliyorlardı. Hatta ilkel toplumlar, zamanı mevsimlere göre ölçüyorlardı. Örneğin, yağmur mevsimi yılın başı olarak kabul edilirdi yani İlkbahar ve Sonbahar yağmurları birer yıl olarak alındıklarında, bize göre bir yılı iki yıl olarak yaşamış sayılırlardı. O zaman çok uzun bir ömür ölçüsü ortaya çıkıyordu. Tevrat´da adı geçen çok uzun ömürlü peygamberlerin farklı bir zaman ölçüsüyle değerlendirildikleri düşünülmelidir. Peygamber Methusalah´ın 969 yıl yaşadığı yazılmıştır ama bu süreyi, günümüz takvimi ile değerlendirecek olursak, 79 yıl yaşadığını anlarız. Yıl ölçüsü, bugün için 12 aydır, buna bir yıl deriz. Ama Ay takvimi ile farklı bir yıl buluruz yani Müslüman zaman ölçüsü Hicri takvimde olduğu gibi. Hicri takvimde de, 12 ay vardır, aylar 29 veya 30´ar gün çekerler ama Ay günlerine göre, bir ay 29.53 gündür ve 12 ayın toplamı bu hesapla 354.36 gün olarak ortaya çıkar. Bundan ne mi olur?

Hicri ve Miladi takvim birleşecek;

Cevap açıktır; her yıl bu düzeni sürdürürsek, üçüncü yılda, yeni yıl bir gün önce. altıncı yılda iki gün önce başlayacak ve bu eksilme sürüp gidecektir. Sonuçta 60 yılda, 20 gün eksilecektir, peki ama tüm yaşamda 20 gün nedir ki? Ama bu kadar değil! Güneş´in çevresinde dönüş süremiz 365 gündür fakat yukardaki Ay hesabına göre, bu süre 11 gün daha kısadır yani yılda bir 11 gün daha kaybediyoruz, üç yılda bu süre 33 gün yani bir aydan fazladır. O zaman 33 yıl sonra 363 günü yani yaşamımızdan yaklaşık bir yılı yitiririz. O zaman da, Hicri tarih sürelerini hesaplarken ortaya ciddi farklılıklar çıkacaktır. Peki ama hangisi doğru? Hicri takvimin 9.ayı Ramazan´dır, gün ışığında oruç bir ibadet olarak Ramazan boyunca yerine getirilir, ışık bitince de oruç sona erer. Bu Allah´a ibadetin yanısıra, O´nun yarattığı yaşam kaynağı Güneş´e gösterilen saygının da bir tür ifadesidir ama Ramazan, dünyanın dönüşü doğrultusunda, mevsimlerin dönüşümü ile orantılı olarak her 33 yılda bir döner, yani mevsim değiştirir, uzun bir hesap sonucunda, oruç tutma süreleriyle, gündüz uzunluklarının ters orantılı oldukları görülür. Bu da bize yine gün hesabının değişkenliğini gösterir; Hicri takvim, Hz. Muhammed´in Mekke´den Medine´ye Hicret tarihi olan miladi 622 yılı ile başlar. Ama yukardaki kayıp gün hesabının sonucunda görülür ki; her iki takvim birbirine yaklaşmaktadır, hesaplamalar sonucunda görürüz ki, 20.874 yılında Hicri ve Miladi takvimler bir olacaktır ama buna daha çok zaman var...

Şu an hangi yıldayız?

Miladi takvimin babası, Roma İmparatoru Jül Sezar´dır, bilinen Güneş Yılı hesabıyla takvim yapılmıştır. Modern astronomide bu değerin kökü dünyanın Vernal Ekinoks´u yani İlkbahar´ın ilk günüdür. Sezar´ın sistemi, MS 325´de İznik Konseyi´nde kabul edilmiş ve günümüze kadar gelmiştir ama yanlıştır. Çünkü vernal ekinoks yani baharın ilk günü hem her yıl değişmekte, hem de Ekvator´dan kutba doğru farklılık göstererek ayrı günlerde oluşur. Bu sisteme göre, her 400 yılda bir, üç yıl kaybedilir ve bu kayıp oranı katlanarak artar. Kısacası bu takvime göre, bugüne kadar 146.097 gün yani 97 artık yıl kaybı vardır; bu da 12 yıl demektir. Bir gariplik daha var; 1582´de Hristiyan dünyası ikiye ayrıldı; Protestanlık kurulmuştu, o zaman Paskalya törenleri temel alınarak yeni bir zaman ölçüsü ortaya çıkarıldı, bu kez 11 günlük bir zaman farkı vardı. Sonuç tuhaftı; çünkü Katolikler George Washington´un doğum gününü 11 Ocak´da kutlarken, Protestanlar 22 Ocak´da kutluyorlardı ve bu olay sürdü gitti. Bu defa 1800´ler de Ortodokslar, iki sistemin ortasında bir düzenlemeye giriştiler, İlkbahar gününü 5 gün farklı kabul ederek Gregorian Takvim´e yeni bir düzen getirdiler ve Ortodoks Rusya´da bu sistem kabul edildi ve tabii işler iyice karıştı. Artık yıllar tamamen değişiyor ve 40 yaşındaki biri üç yaşında gözüküyordu. Elbette ki tüm bu karmaşa adına takvim denen basılı kağıtların üzerinde; tüm takvimler aynı içerikte ama zamanı gerçekten belirleyen mevsimsel dönüşümler ve Güneş olduğuna göre gezegenin çeşitli yerlerinde farklı hesaplar yapılabilir. Özetle bir zaman paradoksu ile karşı karşıyayız ama biz gerçekten kaç yaşındayız? Yani dünyanın her yerinde aynı zaman ölçüsünü kullanmamız zor gibi görünüyor. Halen kullanılan Julien Takvimi´ne göre bir insan doğum gününü, her yıl 13 gün daha önce kutluyor ve yaşını ancak göreceli olarak bilebiliyor. O zaman, 40 yaşındaki bir insan o yaşa kadar 520 gününü yitirmiş oluyor yani 40 yaşını kutluyor ama aslında 40 yaşında olmuyor.

Hz İsa ne zaman doğdu?

Matta İncili 2/1´i okuyoruz; "Hz İsa, Bethlehem´de Kral Herod döneminde doğdu..." O tarihte geçerli olan, kayıtlarda Herod döneminde kullanıldığı görülen Dionisos Takvimi´ne göre, İsa´nın doğduğu yıl 1. yıl değil aslında 4. yıldır; bu kez de şu andaki takvime göre 4 yıl önde olduğumuz ortaya çıkar yani şu anda 2000 yılındayız. Yani 4 yıl daha yaşlıyız. Yine Matta İncili, doğan peygamberden korkarak, iki yaşındaki tüm çocukların öldürülmesini emreder ve ardından ölür, yani Hz. İsa Herod öldüğünde, İncil´e göre iki yaşındadır, işler iyice karışıyor. İncil´deki zamanlamaları toparlarsak, artı eksi sonuçta 17 yıllık bir zaman kaybı karşımıza çıkar ve bir kez daha farklı bir zamanda oluruz; demek ki, şu anda 1979 yılındayız. Peki öyleyse, gerçek nerede? Zaman içinde zamansızlığı mı yaşıyoruz? İnsanlık dinsel inançlara göre zamanı ölçtüyseler, aynı yılda doğmuş çeşitli inançlardaki insanlar, Budist, Hindu, Protestan veya Müslüman ayrı yaşlarda mı oluyorlar? Zira, Uzak Doğu´da karmaşa iyice büyüyor. Güneş´in ve dünyanın karşılıklı konumları bir başka fenomen; dünyanın Güneş´in çevresinde ne zaman dönmeye başladığını bilmiyoruz, kendi kendimize ölçüler kolmuş, tarihler, yıllar belirleyip duruyoruz. Kimbilir, 500 yıl sonra nasıl bir takvim kullanacağız?

Kalp atışları zamanı belirliyor...

Bilinen resmi kaynaklara göre, en uzun yaşamış insanlardan birisi 115 yaşında ölen bir İngiliz kadındır, bu yaşa bilim tarafından üst tavan kabul edilir yani insanın yaşayabileceği en uzun süre 115 yıl civarıdır. Diğer canlı türlerine geçelim; ağaçlar hariç tabii çünkü onlar çok yavaş yaşıyorlar ve hareketsizler yani aktif bir yaşama sahip değiller. Balıklar için yapılan araştırmalar sürüyor; bilim gerçek anlamda yaşlanarak ölen bir balık ömrünü henüz kesin saptamış değil; bir bilimsel araştırmaya göre balıklar yaşlanmıyorlar; nitekim, birçok efsanede çok yaşlı balıklar vardır, bir Kelt yazmasında 200 yıldır aynı gölde yaşayan bir balıktan söz edilir. Deniz canlılarının en uzun ömürlü canlısı 200 yılın üzerinde yaşayan Galapagos kaplumbağalarıdır ve onlar da çok yavaş hareket eden hayvanlardır. Papağan veya kuğular gibi... Bu araştırmaya göre zeka, yaşlanmayı hızlandırmaktadır. Fil fareden daha uzun yaşar ama tüm bunlara rağmen insanın avantajı yine zekasıdır çünkü yüz yaşına gelmiş bir insan, diğer tüm uzun ömürlü canlıların ölümlerine tanık olur zira zekasıyla yaşamayı bilen ve doğanın sayısız ölüm nedeninden olabildiğince kurtulmayı beceren tek canlı türüdür. Ama yine de, İnsanoğlu´nun yaşamı yüz yılı aşamaz, bunun bir nedeni de duygusallığıdır... Fiziksel boyut, metabolizmayı etkiler bunun göstergesi kalp atışlardır; ortalamalara bakarsak, farenin kalbi dakikada 590 defa çarpar, köpeğinki 95 defa, insanınki 72 defa, filin kalbi ise dakikada 30 defa çarpar. İşte, ömrün zaman ölçüsü buna bağımlıdır yani fizik zaman ve yaşam düzenimiz, kalp ritmi ile ilişkilidir ve sır burada saklıdır; Aslında insan yüz yaş civarında öldüğü zaman, kalbi çarpan diğer tüm canlılardan çok daha uzun yaşamıştır yani kalbi en çok sayıda artmıştır çünkü diğer çok uzun ömürlü canlılar, bir nedenle hatta çoğu zaman insanın elinde çoktan ölmüşlerdir. Acaba kalp çarpma sayısı bize yaşam ve zaman ölçüsü belirlenmesi yolunda ışık tutabilir mi? Doğum zamanımızı gerçek olarak bilemiyoruz; Çünkü gezegenimizin zaman düzenini çözebilmiş değiliz; hatta bu sırrı çözsek dahi sanki uyum sağlayamayacağız. Önümüzde çok uzak ufuklarda, sisler içinde olsa dahi, evrensel bir formül gözüküyor sanki; madde kütle artıp, zeka azaldıkça yaşam süresi uzuyor ama madde küçülüp, zeka arttıkça yaşal süresi azalıyor, peki acaba maddeyi iyice küçültüp, zekayı çok ilerletirsek? Ama bu henüz ham hayal... Ama madde ötesinin ve sonsuz yaşamın sırrı galiba bu yönde; sadece bir varsayım olarak tabii...

R Kompleksi´nin sırrı...

Gerçekte, zamanı kalp atış sayısı belirliyor; bu sayıyı belirleyen yer ise beyin kökü ve onu örten R Kompleksi; kalp atış sayısı ve solunum düzeni buradan yönetiliyor; töresel duygularımız, saldırı iç güdümüz, toprağa bağımlılığımız ve sosyal hiyerarşi anlayışımız buradar doğuyor; bu sistem milyonlarca yıllık bir gelişim sonucunda bu hale gelmiş ve hala gelişmekti. Evrensel programcı programı böyle yazmış gibi... R Kompleksi, kalbimizin kaç kez çarpacağını belirliyor, ortama göre ayarlıyor hatta biliyor ve alınyazısı anlayışı da buradan kaynaklanmakta. Gerçek zamanını ve yaşını bilemeyen bizler, ölümle her an yüz yüzeyiz; dinsel ve felsefik dogmalar sonucunda varlığımızın nedenlerini dışımızda arıyoruz ama sır kendimizde saklanıyor; gece olduğunda çevresine göremeyen ve korkan ilk insan, bir kovuğa saklanarak uyumayı seçti ve evrim bu seçimi işleyerek metabolizmamızı belli bir süre için uykuya mahkum etti. Tersi de olabilirdi veya gecenin olmadığı bir gezegende yaşayabilirdik, kimbilir nasıl bir canlı türü olurduk? Uyku zamanı acaba kalp ritminin değişimi nedeniyle nasıl değerlendirilmeli? Çünkü uyurken yaşamımız yavaşlıyor, o dinginliği uyanıkken yakalayabilsek nasıl olurdu? Meditasyon, yoga gibi yöntemler bize bunu bir oranda sağlayabiliyorlar ama zararlı etkilerden ve alışkanlıklardan korunmak şartıyla. Buna karşın, çok üstün zekalı insanların çok az uyuyarak, ömürlerini bitirdiklerini görüyoruz, içlerinde çok kısa veya çok uzun yaşayanları var ama süre ne kadar olursa olsun, onlar yaşamlarına birkaç bin hatta bazen milyon insanın yapamayacaklarını sığdırabiliyorlar. Yukardaki araştırmaya göre beynin yeterli bilinç düzeyinde olması, R Kompleksi´ni etkileyip yeni süreçler yaratıyor. Eğer böyleyse, doğasal kirlenme de dahil olarak, yaşamsal kirlenmeden uzaklaştıkça yaşam süremiz değişebilir. Neye göre mi? Takvime göre değil tabii ki, çünkü değişen beynimizdeki yaşam süresidir ve zamanın gerçek ölçüsü beynimizdedir. Gerçek yaşımızı asla bilemeyeceğiz, bu süreç R Kompleksinde yazıyor ama biz onu okumayı henüz bilmiyoruz, aksine ölümü çabuklaştırmanın yollarını daha iyi öğreniyor ve her geçen an ölüme daha çok koşuyoruz aynen kelebeğin ışığa koşması gibi...

İçimizdeki ve bir parçası olduğumuz dışımızdaki kozmik zamana göre, belki bin, belki de bir yaşındayız; bunun önemi pek yok; varsın takvimler olsun; aslında takvimler dünyasal ihtirasların göstergesi olarak çok işe yarıyorlar; varsın öyle kalsınlar. Bilim fiziksel yıpranmayı yavaşlatmaya uğraşırken, bir yandan da daha çok ve daha hızlı öldürmenin yollarını da arıyor. Bu çelişki arenasında, yaşımızın fazla önemi yok sanki, en iyisi takvim kaosundan uzaklaşarak, arzuladığımız yaşı maskara olmadan hissedip yaşayabilmek. Sonuçta zamanı biz belirliyoruz; ölerek ve öldürerek...

İran, nükleer yakıt peleti üretti

7/9/2008 06:53
İran, nükleer yakıt peleti üretti


İran, ağır su reaktörlerinde kullanılan nükleer yakıt peletini ilk kez ürettiğini duyurdu.



İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Gulamrıza Agazade, ''ağır su reaktörlerinde kullanılan nükleer yakıt peletini ilk kez ürettiklerini'' söyledi.

Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın yardımcılarından olan Agazade, resmi haber ajansı İRNA'ya yaptığı açıklamada, ''Yapım çalışmaları süren 40 megavatlık Arak ağır su reaktöründe kullanılacak yakıt peletlerini ürettik'' dedi.

Agazade, üretilen nükleer yakıt peletlerinin test işlemlerinin halen İsfahan'daki nükleer tesiste devam ettiğini belirtti.

İran, uranyumoksitten elde edilen ve ağır su reaktörlerinde kullanılan yakıt peletlerini üretebilecek teknolojiye sahip olduğunu ilk kez açıklıyor.

İran yönetimi, yapım çalışmaları devam eden 40 megavatlık Arak ağır su reaktörünü 2009'da bitirmeyi planlıyor.

İran, inşası Rusya tarafından sürdürülen Buşehr nükleer santralındaki hafif su reaktörlerinde kullanılacak yakıtı da üretmeye çalışıyor.

Ağır su reaktörlerindeki yakıt peletlerinin uranyum oksitten, hafif su reaktörlerindeki yakıt peletlerininse zenginleştirilmiş uranyumdan üretildiğini belirten uzmanlar, yakıt peleti üretim teknolojisinin aynı olduğuna dikkat çekiyor.


Kaynak http://www.dunyabulteni.net/news_detail.php?id=28229

Uzayda yaşam ihtimali

7/9/2008 06:52
Uzayda yaşam ihtimali
Bilim adamları, yerin 3 km altında, rutubetli bir ortamda ve radyoaktif kayalarda yaşayan, sülfürle beslenen bir bakterinin varlığını ortaya çıkardılar.
Princeton Üniversitesi’nden bilim adamlarının başında bulunduğu bir uluslararası ekip tarafından varlığı tespit edilen organizmaların milyonlarca yaşında olduğu belirtildi. Üniversiteden yapılan açıklamada, 2003'te Güney Afrika'da bir altın madeninde bir çatlaktan damlayan suda bulunan mikropların, dünyada varlığı tespit edilen ilkel yaşam biçimlerinden birisi olduğu kaydedildi. Sonuçları Science dergisinde de yayınlanan buluşu olağandışı kılanın, ilkel organizmaların, güneş ışınının dolayısıyla Dünya yüzeyinde yaşamın ortaya çıkmasını sağlayan fotosentez ve gıda izinin bulunmadığı bir ortamı kendilerine yurt edinmeleri olduğu ifade ediliyor.
Dünya dışında yaşam
Yeryüzü için gayet olağandışı olan bu yaşam biçiminin, başka gezegenlerde yaşama dair araştırmalara destek verici nitelikte. (TOPLUM YAŞAM SERVİSİ)

Önceki Sayfa | Sayfa 1 / 3 | Sonraki Sayfa

Ücretsiz Blog Araba Yarışı Oyunları Ben 10 Oyunu